 |
| |
| |
KÜLTÜR-SANAT-EDEBİYAT SAYFAMIZ |
| |
|
| |
| Sevgili ziyaretçilerimiz bu sayfaya kültür, edebiyat ve sanata dair yazılar gönderebilirsiniz. Yazıların içeriklerinden doğan sorumluluklar yazarlarını bağlar. |
|
| |
| |
| Yıldız Kaçmış Gözlerine |
Saymayı öğrendiğim gün başladım Yıldızları saymaya teker teker Bazı zamanlar hatta uykumdan bile cayıp Her gece aynı ne bir eksik ne bir fazla Bir gece bundan seneler önce Yıldızın biri kayboldu bir sefer Gelmedi geri hala kayıp
Sen de sayabiliyorsun artık Bir tane ay sonsuz yıldız varmış diyorsun Aniden indiriyorsun kirpiklerini acıyla Gözlerin yanıyor ellerinde annen Koşarak alıyorsun barbie’nin aynasını Sebep belli yıldız kaçmış gözlerine Gece kadar karanlık Yıldızlar kadar parlak artık gözlerin
Gözlerine rastladığım ilk anda buldum Seneler evvel kaybettiğim yıldızımı Şimdiki yerinden memnun gibiydi ışıl ışıl Aydınlatıverdi kararan alın yazımı Terk ettiğim ümit kapısına yeniden kaydoldum Vakit tamam yalnızlığım zorluk çıkartma Tabureyi kendin devir Ve şu daralan yüreğimde asıl
Gözlerin kaydıkça şimdi arada bir bana Yıldız kaydı sanıyorum Ve sadece benim olmanı diliyorum |
| Sevgi POLAT |
| |
| |
| S...E...V...G...İ |
Zil çalmadığı sürece zil değildir .
Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir .
Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır .
Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir ...
|
| Sevgi POLAT |
| |
| |
| ACELE KARAR VERMEYİN |
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler... İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış: "Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
|
| Nurettin İKİNCİ |
| |
| |
| Fuzuli'nin Gül Bahçesinde Bir Bahçıvan |
FUZÛLİ ’NİN GÜL BAHÇESİNDE BİR BAHÇIVAN: PROF.DR. ABDÜLKADİR KARAHAN
Klasik Türk Edebiyatının en tanınmış,en sevilmiş;tesir ve nüfuzu en çok hissedilmiş bir şairi olarak anılmak Fuzûlî gibi az bir şaire nasip olmuştur.
16.yüzyılda Kerbela,Necef,Hille,ve Bağdat,topraklarında biten bir gül ve bu gülden bir gül bahçesi ...Bu gül bahçesinden hayal iklimimize,duygu alemimize ilmiklenen bir nağme...Nağme-i elhan .
Bu gül bahçemizin tarumar oluşunun bir diğer sebebi de –ki en önemli sebebi-artık o bahçeye bakan bahçıvanlar bu dünyadan göç ettiler.Tıpkı bir sessiz gemi misali...Rıhtımda kalanlara elem verdi bahçıvanlar.Bahçenin kuraklığına bereket tohumlarının ne zaman ekileceğini tahayyül etmekte rıhtımda kalanlar.Rıhtımda kalanlar aynı zamanda şunu da düşünmekte; “İsyankar olsa bile ümidimize saraylar inşa edeceğiz.Bu saraylar harcını bahçıvanların eserlerinden ve yakılan küllerimizden oluşacaktır.”
Fuzûlî’nin ve daha nice şairin gül bahçesine bahçıvanlık yapan Klasik Türk Edebiyatının duayeni Prof.Dr.Abdülkadir KARAHAN Hoca bu vazifeyi yıllarca bir şeref abidesi olarak yapmıştır.Evet bahçeye bülbül, bahçeye bahçıvan gerek.Fakat bülbül de bahçıvanda bu vazifeyi ifa ederken büyük meşşakat çektiler.Nitekim Fuzûlî zahmetli olduğunu anlamış olacak ki:
“Yâr için ağyara minnet eylediğim aybeyleme Bağıban bir gül için bin türlü dikene çeker hizmet”
Fuzûlî nasıl ki sevdiği için rakiplerine minnet eyliyorsa bahçıvan da bir gül için bin türlü dikene hizmet ediyor. Karahan hoca için Fuzûli,bir yâr,bir yâr-ı güzindir ki onun için sabahlara kadar evinden hiç eksilmeyen daktilo sesleri,masasının başında kitaplarına eğilmiş..Bir baş(ki bu çalışma temposu yıllar sonra ona telafi edilemez bir omurga eğriliği armağan eder.
Ona göre yine Fuzûlî, medeniyetimizin bir sözcüsüdür. Ki bu medeniyet Batı medeniyetine asırlarca bu sözcüsüyle galebe çaldı. Bu iddiayı sadece Karahan ileri sürmez.Kendisinin Ankara’da bulunduğu bir sırada Türk gramerini en geniş bir şekilde Fransızca olarak yazmış olan Fransız bir Profesörden de işitir. "Eğer siz klasik edebiyatınızı bütün güzelliği ve ihtişamıyla incelemiş olsanız ve dünyaya tanıtmış olsanız. Bizim sembolik edebiyatımızı dahi ikinci planda bırakırsınız."
Bu Hassas ve samimi tavsiyeler doğrultusunda çalışmalarını yoğunlaştıran Abdülkadir KARAHAN, ülkemizde kendi alanın da bir ilki de gerçekleştirmekte gecikmedi. “Fuzûlî’nin Psikolojisi” diye bir şaheser hazırladı. Kitap yayınlandığında edebiyat dünyasında büyük bir akis yarattı.Çünkü o zamana kadar şairlerin psikolojisi tetkik edilmiyordu. Fuad KÖPRÜLÜ gibi şahsiyetler bile şairleri, sadece tarih ve sosyal hayat bakımından inceliyorlardı, eserleri de öylece açıklıyorlardı.Fakat Psikoloji ve estetik bakımdan bir çalışma yapılmamıştı.
Önemli bir eseri tam olarak anlatabilmek için sahibinin psikolojisini,estetik ölçüsünü,güzellik anlayışını da anlayıp öylece izhara gerek vardır.Yazar için önem arz eden; eserin içindeki hayal alemini,muhtevayı ve fikri vermektir.Bu yüzden Abdülkadir KARAHAN,üzerinde çalıştığı bir şaire büyüklük payesini verirken, onu eserinin hacminden,eserin sosyal değeri ve tarihle olan münasebetinden değil,o eseri vücuda getiren zatın muhitini,psikolojisini ön plana çıkarır.
Nitekim üzerinde en çok durduğu şair, Fuzûlî’de aşk,tâbiât,zamandan şikayet,sosyal ayrılıklar,ruh dünyası,gönül çalkantıları vs.konularını çeşitli yönlerden incelerken hep bu psikoloji ve estetik dürtüsünü ana şema olarak kullanmıştır Karahan. Fuzûlî’nin şu beytini ele alırsak:
“İlm kesbiyle paye-i rıf’at arzû-yı muhalmiş ancak Aşk imiş her ne var alemde ilm bir kıyl u kal imiş ancak”
beytinde şair aşktan yola çıkarak burada Hz.İsa’ya telmihte bulunuyor.İlim ile Hz.İsa’nın tecerrüd(Soyutlanmış)mertebesine erişilmek muhal (Ütopik) bir arzudur. O her mertebeye ancak aşk ile erişilir.Edebiyatımızda Hz.İsa,tecerrüd,himmet ve safay-yı aşkın sembolüdür.Ulüvv ve rıf’at ile Hz.İsa ‘yı Kast ediyor.Hz.İsa hale madde halindedir. Mana haline dönüşmemiştir. Dördüncü gökte yani güneş feleğinde yaşıyor.Kıyamete yakın Hz.Muhammed’in dini üzerine “Mehdi” olarak yer yüzüne inecektir.
Yine, “Aşk imiş her ne var alemde ilm bir kıyl u kal imiş ancak” mısraında Hz.Cebrail’in Hz.Muhammed’le Sidretü’l-münteha’ya kadar gelip ve orada Efendi’mize “benim haddim buraya kadar, bundan sonrasını geçmeye kalkarsam helak olurum.” demesine varıyor.Yani Cebrâil akıl, Hz.Muhammed de aşktır. İşte Fuzûlî aşkın ilimden ne kadar olduğunu vurgulamaya çalışıyor.Akılla bir yere kadar, ama aşk... Aşk öyle mi?Hayır.Aklın ulaşamadığı yere götürüyor insanı aşk..
Bu aşk beytinde, şairin halet-i ruhiyesi için Karahan’ın ilginç tespitlerine rastlıyoruz. “Acaba aşk hususunda kemale yükselen Fuzûlî’nin aşkı, ilk intibalarını bir güzel kızın yüzünden mi aldı? Bu önemli bir davadır. Acaba o da Molla Cami (1414-1492) gibi bir aşk macerasından sonra mı tasavvufî bir aşka yapışmıştır? ”Netice itibariyle ona göre bu aşk bir transandantal(transcendantal)dır.Ç ünkü Karahan şairin eserlerine dayandırarak bu tespitte bulunuyor.Şairin Türkçe ve Farsça divanlarındaki yedi yüzü aşan gazelde baştan başa duyulan ses;bu gülen ve ağlayan aşkının çağıldayışı değil midir? Karahan’ın objektif ve psikolojik olarak önümüze çıkardığı onlarca vesikadan şu kanaata varıyoruz: Fuzûlî gençlik yıllarında ruhunun ta derinliklerine nüfuz eden gayet şedit bir aşk fırtınası geçirmiştir. O devre göre maddi halde tezahüre imkan bulamayan ve bu aşkın Fuzûlî’de büyüye büyüye, hapsedile hapsedile ulvileşmiş, yavaş yavaş maddi halden çıkarak ilahi bir aşka tebdil daha doğrusu terfi etmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir. Fakat bu ilk beşeri öz zaman zaman eserlerinde ikinci planda olmakla beraber, görünmekte ve hatta denebilir ki bazen şiirlerdeki güzelliğin , tesirin sebeplerinden biri olmaktadır.
Fuzûlî’nin aşkına dair ikinci bir ihtimal de şu olabilir:Fuzûlî güzelliğe aşıktır.Sevgilisi,hayatın sonuna kadar onda hakim olan bir tek dilber olmayıp muhtelif zamanlarda karşılaştığı bir çok güzel olabilir.O,kendi tek aşk ihtiyacın,bu müteaddit mevcudiyetlerde tatmin etmiş ve belki de aradığı güzellik kemalinin bu parça parça tezahürlerini birbirine eklemiştir.
Aslında Fuzûlî bu aşk istidadını o meşhur beytinde itiraf etmiyor mu? “Bende Mecun’dan füzûn aşıklık istidâdı var. Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var.” Yani bende Mecnun’dan fazlaca aşka yatkınlığım var. Aşka sadık bir insan varsa o da benim, Mecnun’un ancak adını kullanırım.
TEMÂYÜLÂT-I KALBİYYE İRÂDE-İ İHTİYÂRİYYEDEN DEĞİLDİR. Yine yaşayan tasavvuf erbabından Tuğrul İnançer de Fuzûlî’deki aşka değinirken yukarıdaki yoruma yakın bir tespitte bulunur. İnançer “Temayülat-ı kalbiyye irade-i ihtiyariyyeden değildir.”diyor.Herhangi birini sevmek ya da sevmemek,hatta bırakın sevgiyi,aşkı,o kadar yüksek duyguları... Biraz ilgi duyup duymamak dahi insanın kendi iradesinde değildir.Size çok zararlı olan bir şeyi de sevebilirsiniz. Bu akılla da çakışır.Ama mani olamazsınız.Zarara mani olmak ancak terbiye ile mümkündür.Fakat tahassüsâtı, hissiyatı değiştirmek mümkün değildir.Eğer o terbiyeye malik değilseniz,bu durum sizde münasebetsiz davranışlar şeklinde ortaya çıkar.Onun itici gücü sizin ona duyduğunuz temayüldür, muhabbettir.
Fuzûlî, zamandan,dosttan,şanstan yana talihinin olmadığını şöyle ifade ederken. “Dost bî-perva felek bî-rahm devran bî-sükun dert çok hem dert yok düşman kavî tâli zebun” Dostun pervasız, feleğin merhametsiz, zamanın kötü, dertlerin bin türlü, düşmanın kuvvetli ve önemlisi de şansın olmadığı bir ortamda Tabiî ki Fuzûlî’nin yardımına edebiyatçılar koşacaktır. Fuzûlî, kendini merhametli yorumlayıcılara teslim etmiştir. İşte,Karahan, merhametli yorumlayıcıların başında gelmektedir. Karahan’a göre beytin tezahüründe şu ameller yatmaktadır; Kötü(Zebun)talih ve merhametsiz Felekten onun şikayet edişinin elbette maddî ruhî,meş’ur,gayr-ı meş’ur bir çok sebepleri vardır. Ancak bu sebeplerin her vakit birinin aynı olan vakıalardan doğmuş olmasına ne lüzum ,ne zaruret var, ne de nüanslarını tespit etmek kabildir.Fizyolojik arızalardan içtimâi huzursuzluğa kadar birçok amillerin burada rolünü düşünmek yerinde olur. Ancak şairin karakteristik vasıfları arsında ayrı mevkileri olan içine kapanmak, uzletnişinlik, şikayetçilik his inceliği,ve aşırı hisliliğe elverişlilik gibi hususiyetlerle beliren ruh yapısının ilk plana alınması daha gerekli gözükmektedir. Bu gizli ızdıraplar, kendini içinde doğup büyüdüğü yerlerde bile garip hissedişi ve talihsiz sanışını pek güzel ve şairane bir üslup içinde terennüm eder.
İşte 16.asırda yetişen bu zat kendi sahasında nüktedanlık, iğneleyici mizah istidadının en iyi tebarüz eden, ettiren vesikalarının başında Nişancı Celalzâde Mustafa Çelebi’ye gönderdiği meşhur “ŞİKÂYETNÂME” sinde yine kendine has bir şikayet üslubuyla karşımıza çıkar. Şeyhülislam Yahya’dan ona atfederek:
“Cihanda aşık-ı bî-çare sanma rahat olur. Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur.”
dediği gibi gönlünü, davasını, konuşturmuştur bu mektubunda .Bazılarının dediği gibi Fuzûlî, sırf fakir olduğu, para alamadığı için değil, sadece vakıf idaresindeki yolsuzluklardan müteessir olduğu için bu mektubu yazma zorunluluğunu hissetmiştir. Bu zorunluluk aydın literatüründe ahlakî bir olaydır. Aydınlar ancak bu başıbozukluğa karşı çıkabilir, cahiller değil.
Selam verdim, rüşvet değüldür deyü almadılar. Hüküm gösterdim, faidesüzdür deyü mültefit olmadılar. Eğerçi zâhirde suret-i itâat gösterdiler, ammâ zeban-ı hal ile cem’-i sualime cevap verdiler...
Fuzûlî’nin gül bahçesinde bütün hayatını yoran Karahan, belki de en çok yorulduğu ve yoruldukça da zevk aldığı eser bu bu olsa gerek. O ,bu mektubu “Fuzûlî’nin Mektupları”başlığı altında Türk Dili ve Edebiyatı dergisinde yayımlamıştır. Karahan, “Şikâyetnâme”için gerçekten istihza(İnceden inceye alay etme) ve yerme(tariz)kudretinin bir şaheseridir,der. Gerçekten de Fuzûlî’nin bir cephesini istihzâ, alay, hiciv ve mizah tarafını gelecek asırlara da taşıyabilecek.bir üstünlükte ve inceliktedir. Kıskanç ve hırsız memurların alnına “Şikâyetnâme”nin bastığı damgadan daha tesirli, daha ebedî, daha edebî bir darbe nadiren vurulabilmiştir. Fuzûlî gibi hayattan fazla, kitap dostunun Evkaf dairesinde böyle kaba saba memurlardan hakaret-âmîz bir tavırla karşılanmış, işi görülmediği, hatta alaya alınmıştır. Devlet-i aliyenin de ta o zamanlarda kamu kurum ve kuruluşlarındaki başıbozukluğun nelere mahal verdiği apaçık ortadadır. Emanetin her zaman ehline verilmesi gerekliliği de vurgulanmaktadır. Fuzûlî,bu ehl-i na-emanetçilere hassasiyeti ve zekasıyla öç alırken, edebiyatımızın sahillerinde emsalsiz bir inci bırakabileceğini düşünmüş müydü bilmiyoruz. Netice-i kelam itibarıyla bir medeniyetin sözcüsü klasik edebiyatımız ve bu edebiyatımızın sözünü ahenge, besteye, zamana kalbeden, nakşeden bir şair: Fuzûlî... Karahan için bütün bu güzelliklere vakıf olmak, bu güzelliklerin aksülamel bulacağı bir kalp ile mümkün olabilir.Ki o zaman şiirin güzelliği,şiirin esrarına,derinliğine vakıf olabilir.Çünkü hiçbir sevgili kendisini sevmeyen aşığına sırrını vermez. Edebiyat da böyledir. Fuzûlî’yi şiirleriyle bütün lirizmi,bütün aşkı ile bizleri muhatap kılan Fuzûlî’deki esrar-ı nazmı anlamamıza vesile olan güzel bahçıvan,Abdülkadir Karahan bu gül bahçesindeki çalışmasıyla haklı bir şöhret bulmuştur.
|
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
| CANI KİM CANANI İÇİN.. |
Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever
Her kimün âlemde mıkdârıncadur tab'ınde meyl Men leb-i cânânumu Hızr Ab-ı Hayvânın sever
Başa dem düştükçe taksîr eylemez eyler meded Ol sebebden muttasıl çeşmüm ciger kanın sever
Müşg-i Çîn âvâre olmuşdur vatandan men kimi Hansı şûhun bilmezem zülf-i perîşânın sever
Şu ki ser-gerdân gezer başında vardur ki hevâ Gâlibâ bir gül-ruhun serv-i hırâmânın sever
Akıbet rusvâ olub mey-tek düşer il ağzına Kim ki bir ser-mest sâkî lâ'l-i handânın sever
N'olacakdur terk-i ışk etme Fuzûlî vehm edüb Gâyeti derler ola bir bende sultânın sever
|
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
| TAŞ DA ÇÜRÜR |
Böyle dedi kaya mezarını temizleyen Rüstem Usta.
Taş da çürür.
İncir kokuşlu dar sokakları aştınsa, görmüşsündür Kıyıda, küçük bir çocuk taş atıyor suya
Taş da çürür.
Eğil biraz, paslanmış kıyı babasına tutunarak sark Suyla rıhtımın birleştiği yerlere bak
Taş da çürür.
Kumsalda, çam tahtasını astarlıyor sandalcı baba Çocuk büyümüş; yüzmeyi biliyor, denizle oynamasını da Yüreğim çürümez; gözyaşları işlemez, kurşunlarınız da
Taş çürüsün.
|
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
| ALACA AYDINLIKTA |
Yıkıcı dost'a
Gel de yürürken hiç konuşmayalım Bir yanımız güvercinler, parke taş altımızda Bırak Çıkrıkçılar Yokuşu orda dursun Nasılsa vur emri çıkartıldı adımıza.
Nasılsa biz demeyi öğrendim, nasılsa Şimdi ben dedikçe de sen geliyorsun aklıma. Dünya bizim dışımızda, nesneler dışımızda Konuşmak anlamsız, vur emri var hakkımızda.
Sevgiler de vurulur, bunu biz biliyoruz Nesneleşen sevgilerle, yüzükle, gülücükle Giysinin üstünde duruşunu ondan seviyorum Gövdenin içinde kıpırdayışı ondan.
İnsandan kaçanlar olur yurt dışına Sevmekten kaçanlar olur aile-içinde, Kaçanlar olur yaşamaktan, yaşamları boyunca Ve vur emri çıkartılır bizim adımıza.
Bırak Çıkrıkçılar Yokuşu orda dursun Tüllerle, koltuklarla, yatak ve yorganıyla, Bırak arkamızdan gelsin tarihçiler Ve aramızı belirlesin omzundaki küçük çanta.
Gel, ve artık hiç konuşmayalım Bir yanımız güvercinler, parke taş altımızda Bırak Çıkrıkçılar Yokuşu orda dursun Nasılsa vur emri çıkartıldı adımıza.
|
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
| O VE BEN |
Sana koşuyorum bir vapurun içinden Ölmemek, delirmemek için. Yaşamak; bütün adetlerden uzak Yaşamak. Hayır değil, değil sıcak Dudaklarının hatırası Değil saçlarının kokusu Hiçbiri değil. Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde Ben onsuz edemem. Eli elimin içinde olmalı. Gözlerine bakmalıyım Sesini işitmeliyim Beraber yemek yemeliyiz Ara sıra gülmeliyiz. Yapamam, onsuz edemem Bana su, bana ekmek, bana zehir Bana tad, bana uyku Gibi gelen çirkin kızım Sensiz edemem.
|
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
| MEKTUP |
I
Vapurun dümen yerinde çaldığım ıslık Yağmurlu güvertedeki türküm Sana yaklaşmaya vesiledir Yoksa canım, seni unutmak için değil. Senden sonra ancak anlaşılır İnsanoğluna öğretilen yalanlar. Senden sonra anlaşılır ancak Boşluğu herşeyin. Seninle beraberdir dolu kadehler Şaraplar seninle aziz Cigaralar seninle tüter Ocaklar seninle yanar Yemekler seninle yenir.
II
Senden bahis açılmadıkça susmak isterim Senden bahis açılmaya vesiledir. Kınalıada, vapur, deniz, yunus Şimdiye kadar neden gökyüzü değildi Niye böyle oldu Neden kitapları severdim? Bu şehirde ikimiz birden nefes alıyoruz Yoksa neye yarardı bu garip şehir? Burada senin doğduğun bana malumdur Yoksa sever miydim minareleri Süleymaniye'yi? Sen gavur olduğun halde |
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
| BİR MASA |
Bize bir masa ayır Yankimu Aleksandra'mla benim için Bir masa. Üstü çiçeksiz Örtüsü gazeteden Şarabı aşktan Hem hülyadan. Aleksandra'm mızıka çalsın Siyaha çalar parmaklarıyla Güftesi bayağı şarkılar Adi havalar. Meyhane acı zeytinyağı koksun Sen hoşnut ol Yanakimu.
|
| Ayşegül CEYLAN |
| |
| |
|
Şu anda toplam 23 kayıt bulunmaktadır. |
| |
|
| |
|
| |
| |
| |
|
 |
|