|
PDR VE EĞİTİM
MESLEK SEÇİMİ
ETKİN
DİNLEME BECERİSİ KAZANDIRMADA (İFİKAN) YÖNTEMİ
ÖĞRENİLMİŞ
ÇARESİZLİK (LEARNED HELPLESSNESS)
İNTERNET CAFE’LER
SEBEP Mİ, SONUÇ MU?
MESLEK SEÇİMİ
İnsanın gelecekteki yaşamını önemli ölçüde etkileyecek belli kararlar vardır.
Meslek seçimi de bunlardan biri, belki de en önemlisidir.
Uzun yıllardır gençlerle, onların sorunları ile iç içe olan kişiler olarak şunu
görüyoruz ki, gençlerin belli bir dönemde en önemli sorunlarından biri meslek
seçimi ve gelecek kaygısıdır. Bu kaygı ilköğretim 8. sınıftan itibaren kendini
göstermeye başlamaktadır. Ortaöğretime devam edip etmeme, devam edecekse hangi
okula gideceği, etmeyecekse toplumda nasıl bir iş alanında yerini alacağı,
çeşitli okulların sınavlarına hazırlanma, bu dönemde yaşanan
sorunlardır.
İlköğretim sonrası,çeşitli meslek okullarına giden öğrenciler, kendilerine uygun
mesleklere yönelip seçtikleri mesleği benimsemişlerse, meslek seçimi
konusundaki sorunların bir bölümünü çözmüş olmaktadırlar. Ancak bazı
mesleklerde, toplumda daha iyi iş bulma, prestij kazanma, mesleğinde ilerleme
gibi nedenlerle, yükseköğrenim görmek istediklerinde, bu kez
üniversite sınavları engeli ile başetmeye çalışmaktadırlar. Ayrıca, meslek
liselerine bilinçli bir şekilde yönelmemiş olanlar, seçtikleri mesleği
benimseyemedikleri ve başka bir mesleğe yönelmek istedikleri takdirde, şu anda
uygulanmakta olan üniversite sınav sistemi onların önünde daha da büyük
bir engel oluşturmaktadır.
İlköğretim sonrası, ortaöğretime; Genel Lise, Anadolu Lisesi, Yabancı Dil
Ağırlıklı Lise, Özel Lise vb. ortaöğretim kurumlarında devam eden
öğrenciler, bu kez 9.sınıfta , ertesi yıl seçeceği alanla ilgili karar
verme, üniversite sınavına hazırlanma, sınav sonrasında tercih
edeceği yükseköğretim programlarına karar verme gibi sorunlar yaşamaktadırlar.
Bu sorunlara eşlik eden aile içi iletişim bozuklukları, ders çalışma sorunları,
maddi sorunlar, sınav kaygısı vb. sorunlar da gençlerin işini iyice
zorlaştırmaktadırlar.
Gençler, küçük yaştan itibaren ilgi ve yeteneklerini tanımasına yeterince
fırsatlar yaratılamayan bir eğitim sürecinden geçtiği için, mesleğe karar verme
aşamasında bu konuda çok zorlanmakta, kendi ilgi ve yetenekleri konusunda
yeterince fikre sahip olamamakta, kendini tanımakta ve ne yapmak istediğine
karar vermekte güçlük çekmektedirler.
Bu sorunlarla daha kolay baş edebilmeleri için gençlerin desteğe ihtiyacı
vardır. Öğretmenlerinin, anne ve babalarının desteği, rehberliği, bu dönemde
onlar için çok önemlidir. Onların kendilerini tanımaları için gerekli
yardımların yapılması, kendilerinde var olan yetenekleri geliştirebilmeleri için
fırsatlar tanınması, meslekler, alanlar vb. konularda doyurucu bilgiler
verilmesi, kendilerine en uygun mesleklere yönelmeleri için son derece
önemlidir.
Yapılan araştırmalar,kişinin kendi ilgi ve yeteneklerine, kişilik
özelliklerine uymayan mesleklerde çalışmak zorunda olmalarının, ciddi ruhsal
sorunlar yarattığını ortaya koymaktadır.
Çevremizde; ya anne-baba zorlaması ile, ya da kendini yeterince
tanımadan, meslek olsun da ne olursa olsun diyerek, bazen arkadaşı seçiyor
diye, ya da toplumda saygın diye vb. çeşitli nedenlerle kendine uygun
olmayan mesleği seçtiği için öğrenimini yarıda bırakan, bırakmaya cesaret
edemeyip okulunu bitiren ancak yıllarca sevmediği bir işi yapmak zorunda
kalan ve işinde yeterince başarılı olamayan, ya da sevmediği mesleğini
sürdürmeye çalışırken başka meslek arayışları içinde olan insanlarla
karşılaşıyoruz.
İnsanın işini severek yapması hem kendi mutluluğu, hem de mesleğinde verim
göstererek topluma kaliteli hizmet sunması açısından çok önemlidir.
Örneğin; sabrı sınırlı olan, insan duyguları ve psikolojisi ile ilgilenmeyen,
insanları anlamakta güçlük çeken ve sağlıklı bir iletişim kuramayan, insanlara
bir şeyler öğretmekten zevk almayan ve içinde çocuk ve insan sevgisi olmayan
birinin, sadece tatili bol, yarım gün çalışma olanağı var diye, toplumda en
önemli, zor ve çok bilinçli yapılması gereken mesleklerden biri olan
“ÖĞRETMENLİK” mesleğini seçmesi düşünülebilir mi? Böyle bir insan,
hele de temel eğitim için son derece önemli olan “SINIF ÖĞRETMENLİĞİ”
dalını seçerse, sonra da bu işi kendisine bir eziyet gibi görerek yapmaya
çalışırsa, ne kendisi ne de yetiştirdiği öğrenciler sağlıklı ve başarılı
olabilir mi?
İnsanın ömür boyu yapacağı işi seçmeden önce iyi düşünmesi, bu konuda gerekli
yerlerden yardım alması ve araştırma yapması gerekir.
Toplumsal sorunlar, iş bulma güçlüğü, ekonomik yetersizlikler, anne-babaları da
bu konuda kaygılandırmakta, onlar da çocuklarını; toplumda geçerli olduğunu,
kolay iş bulabileceklerini düşündükleri mesleklere yönlendirmeye
çalışmaktadırlar.
Meslek seçimi gibi önemli bir kararda, anne-baba olarak çocuğuna yardımcı olmak
amacı ile kendi deneyimlerinden yararlanmak doğaldır ve gereklidir de.
Ancak bunu yaparken zorlayıcı olmamak uzlaşmak en iyisidir. Bunun için, çocuğun
kendi ilgi ve yetenekleri ile kişilik özelliklerini dikkate alarak, onu
bilgilendirmek, birlikte araştırma yapmak, o ihtiyaç duyduğunda yanında olmak
gerekir.
Anne-baba, kendi olmak isteyip de olamadığı mesleği çocuğu istemiyorsa,
zorlamamalıdır. Kendi mesleklerini çocuklarının sürdürmeleri konusunda, o
istemiyorsa ısrar etmemelidir. Etraftaki kişilerle çocuklarını kıyaslayıp,
yarıştırma duygusu ile hareket etmemelidir. Toplumda daha saygın, daha geçerli
olduğunu düşündükleri meslekler konusunda saplantı içinde olmamalı, esnek
olmalıdır. Çocuğunun çok hayalci davrandığını düşündüğü noktada onu
bilgilendirerek, birlikte araştırma yaparak ikna etmeye çalışmalı, kestirip
atmadan, uzlaşma yolu aramalıdır.
Alan ve meslek seçimi aşamasındaki gençler de; öncelikle kendi kişilik
özellikleri, ilgi ve yeteneklerini tanımaya çalışmalı, seçtikleri mesleğin, bir
anlamda onların yaşam biçimini belirleyeceğini unutmamalı, ömür boyu
sürdürecekleri bir işi severek yapmanın önemini kavramalıdırlar.
Gençler,kendilerini tanımak konusunda kendilerine fikir verecek çeşitli
verilerden yararlanmalıdırlar. Örneğin, serbest zamanlarında yapmaktan
hoşlandıkları etkinlikler, okuldaki derslere olan ilgileri ve başarı düzeyi,
insanlarla ilişkilerinden yararlanarak tanıyabilecekleri kişilik
özellikleri, kendilerine uygulanan ilgi envanterleri onlara bu konuda fikir
verecektir.
Ayrıca mesleklerin özelliklerini tanımaya çalışmalıdırlar. Örneğin; bir mesleğin
mensupları nasıl bir iş yaparlar, nerelerde çalışabilirler, o mesleği severek
sürdürebilmek için ne gibi kişilik özellikleri ve yetenekler gerekir, iş ortamı
ve iş koşulları nasıldır, iş bulma, meslekte ilerleme, maddi olanaklar vb.
konularda bilgi edinilmelidir. Bilgi edinmek için yazılı kaynaklardan , mesleği
sürdüren kişilerden yararlanılabilir.
Alan seçimi aşamasında, alanların özelliklerini, üniversite sınav sistemini ,
hangi alanlardan hangi yükseköğretim programlarına daha kolay
ulaşılabileceğini de bilmek çok önemlidir. Bu konuda sınıf
öğretmenlerinden, okuldaki rehber-psikolojik danışmandan yardım
alınmalıdır.
Şu andaki üniversite sınav sistemi gereği,alanına doğru karar vermiş olan bir
genç, aynı zamanda kendisine uygun olan meslek gruplarına da karar vermiş
demektir. Yani alan seçimi ve meslek seçimi birbiri ile oldukça ilişkilidir. Bu
nedenle gençler, yukarıda belirttiğimiz araştırmaları yaptıktan sonra,
etraflarındaki yetişkinlerin, anne-babalarının, öğretmenlerinin deneyimlerinden
de yararlanarak, aileleri ile uzlaşarak, kendilerine en uygun alana kendileri
karar vermelidirler.
Tüm bunlarla birlikte unutulmaması gereken önemli bir şey daha vardır ki o da
şudur: Hayat insanlara çeşitli seçenekler sunmaktadır. Bu nedenle hiçbir konu
hayati bir önem haline getirilip yüksek bir kaygıya neden olmamalıdır.
Bir sonraki sayıda buluşmak dileğiyle....
Hanife ÖZKADİF
Psikolojik Danışman
(Kayseri İstikbal Lisesi Okul Dergisi’nde Yayınlanmıştır – 2004)
ETKİN DİNLEME BECERİSİ KAZANDIRMADA
(İFİKAN) YÖNTEMİ
Aşağıda öğrencilerin etkin birer dinleyici olmalarını sağlayacak 6 basamaktan
oluşan İFİKAN adlı bir yaklaşım anlatılmaktadır;
İ – İleriye bak
F – Fikirler
İ – İşaretler
K – Katıl
A – Araştır
N – Not tut
“İ” İLERİYE BAK anlamına gelir. Öğrencinin derse hazırlıklı
gelmesi, öğretmenin anlatmakta olduğundan yola çıkarak, daha sonra söyleyeceğini
önceden tahmin etmeye çalışmadır. Bunun dört yararı vardır;
- Öğrenci uyanık kalır.
- Öğrencinin dikkat kopmalarını önler, dikkati sürdürür.
- Öğrencinin aktif katılımını sağlar.
- Öğrencinin ve öğretmenin motivasyonu artar.
Üç Aşamada Öğrencinin İleriye Bakması mümkündür:
1- O gün derste öğretilecek konuların öğrenci tarafından
önceden okunmasını sağlamak. Bu, dersi dersten önce çalışmak anlamına
gelmez. Yapılacak ön okumanın amacı, o konu ile ilgili temel kavramları
tanımaktır. Böylece fikirler, isimler, yerler, veya formüller derste karşılarına
çıkınca, onları daha kolay algılarlar. Bu da kalıcı olur, dersi dersten sonra
daha iyi hatırlamalarına da imkan verir.
1988 yılında yapılan bir araştırma dersle ilgili temel kavramlarla dersten önce
tanışmayı sağlayan yaklaşımı uygulayan öğrencilerin dersten sonra daha çok
bilgiyi hatırladıklarını ve sınavlarda daha başarılı olduklarını ortaya
koymuştur.
2 -Öğrencinin dersten önce kouyu okurken, zihninden konu ile
ilgili sorular oluşturmasını istemek. ''Derse geldiğinizde bu soruları
hatırlamanızı isteyeceğim.'' Şeklinde yönerge vermek.
Yine yapılan araştırmalar, sorulara cevap olacak şekilde DİNLEMENİN ve OKUMANIN,
daha iyi öğrenmeyi sağladığı, derste dikkati artırdığını ortaya koymuştur.
• Eğer yukarıda anlatıldığı gibi bir ön hazırlık yapılmamış olsa bile,
öğrencilere ‘'dersi dinlerken benim daha sonra ne söyleyeceğimi düşünün''
şeklinde istekte bulunmak. ''Benim anlattıklarımı göz önüne alarak, bir sonraki
aşamada ne söyleyebileceğim, ne gelebileceği konusunda fikir yürütün. ''Eğer ben
sizin düşündüğününüzü söylemiş olsam bile, zihninizi konu etrafında
yoğunlaştırdığınız için dersi daha dikkatle dinler, anlar ve daha sonra daha çok
şey hatırlarsınız.'' Şeklinde açıklama yapmak.
“F” FİKİRLER anlamına gelir ve öğrencinin önemli fikirlere
dikkat çeker.Konunun temelini oluşturan ANAHTAR FİKİRLERE DİKKAT ÇEKİLİR:
Anahtar fikirler örneklerle, açıklamalarla, kanıtlarla desteklenir ve sık sık
tekrarlanır. Öğrencinin şu sorulara zihninden cevap araması istenir;
Burada temel fikir nedir?
Bu yeni bir fikir mi?
Öğretmenin bu örneği vermesinin sebebi ne?
Öğretmenin bu anlattığı neyi ortaya koyuyor?
Bu vb. sorularla anahtar fikirleri, temel fikir ve kavramları bulmaları mümkün
olacaktır.Bir süre sonra anahtar fikirlerin tekrar tekrar geçtiğini öğrenciler
de fark edip göreceklerdir. 45 dk.lık bir ders sırasında, anlatılan birçok
şeyin, aslında az sayıdaki anahtar fikir ve temel kavramı ortaya koymak ve
bunları desteklemek için tekrarlandığını öğrenciler de fark etmeleri
sağlanmalıdır.
“İ” İŞARETLER anlamına gelir.
Öğrencilere ; ‘'OKUL BİR OYUNDUR.BU OYUNUN KURALLARINI BİLEREK
VE BUNA UYARAK OYNARSANIZ HEM BAŞARILI OLUR, HEM DE BU OYUNDAN ZEVK ALIRSINIZ.''
‘' ÖĞRETMENİN İŞARETLERİNE KARŞI DİKKATLİ VE UYANIK OLMAK, OKUL OUYUNUNUN EN
ZEVKLİ YÖNLERİNDEN BİRİDİR.''
Sloganlarını benimsetmek. .
Bu işaretlere örnek olarak şunlar sıralanabilir.
*Önemli!
*Başlıca!
*Can alıcı!
*Şunu unutmayın!
*Burada esas fikir!...vb.
“K” KATIL anlamına gelir.
Öğrencinin aktif bir dinleyici olmasını sağlamak, aynı zamanda eldeki
imkanlardan en iyi şekilde yararlanmayı gerektirir.Bunun için yapılması
gerekenler şöyle sıralanabilir.
*Öğrencilerin derse zamanında gelmesini sağlayın.
*-Bütün öğrencileri görüp duyabilecek konumda olun.
*-Söylenilenleri öğrencilerin sadece içinden tekrarı ve yazması değil, aynı
zamanda baş ve mimiklerle TEPKİ GÖSTEREREK DİNLEMELERİNİ
sağlayın.
Bu, derslerin kalitesini de yükseltir.
“A” ARAŞTIR ANLAMINA GELMEKTEDİR.
Bunun için ;
*Öğrencinin sorular sormasını isteyin. (konuyla ilgili)
* Öğrencilerin, konuyla ilgili kendi fikirlerini sizinle yada
dersten sonra bir arkadaşıyla paylaşmasını isteyin.
*Sorulara verilen cevapların haricinde belirlenen bir soruyu araştırmasını
öğrenciden isteyin.
*Öğrencilerden mutlaka not defteri tutmasını, aklına gelen soruları ya da
yorumları unutmaması için kaydetmesini isteyin.
“N” NOT TUT ANLAMINA GELMEKTEDİR:
Not tutmak, işitilenlere mantıklı bir çerçeve sağlayarak,dersin etkin bir
şekilde dinlenmesini sağlar. Öğrencinin not tutması öğrenme olayının ön şartını
yerine getirmeye imkan verir.
Öğrenmenin ön şartları:
*Uyanıklık ve dikkat
*Aktif katılım
*Motivasyon ve
*Sonuçların geri bildirimidir.
Öğrencinin not tutması, öğrenilen malzemenin hatırda tutulmasını , dolayısıyla
unutulmayıp kişiye mal olmasını sağlar.Not tutulmadan dinlenen ders veya
konuşma, önemli ölçüde ziyan edilmiş -hiç değilse yeterince yararlanılmamış- bir
zamandır.Kısaltarak not tutma yöntemleri öğrenciye öğretilirse, DİNLEME KALİTESİ
adına çok faydalı olabilir.
Psikolog Prof.Dr.Acar Baltaş
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK
(LEARNED HELPLESSNESS)
lgisiz olayların araştırılması için orijinal olarak sürdürülen deneylerden elde
edilen tamamen beklenmedik sonuçlar ile başlayan psikolojideki kuramlar, şimdi
geniş ölçüde kabul edilen psikoloji kuramlarıdır. Depresyonun öğrenilmiş
çaresizlik teorisine yol gösteren araştırmaların aşağıdaki raporu, bu olayın
nasıl meydana gelebileceğini ortaya koyan klasik bir örnektir.(Seligman, 1953)
Klinik psikologların ilgi alanlarının büyük bir kısmı, cezanın davranışı
belirleyici veya değiştirici etkileridir. Bu ilişki, Richard Solomon ve
araştırmacılarının (Solomon,Kamin,Wynne,1953) köpekleri laboratuar denekleri
gibi kullanarak yapılan travmatik kaçınma deneyleri adıyla anılan deneyleriyle
başlamıştır. Bu deneylerin bulguları, araştırmacılara ve psikoloji camiasına,
zamanında, tam bir sürpriz olması dışında, hiçbir şey ispatlamadı. Belki daha
önemlisi, ilk deneyler diğer araştırmalar için yol açtı ve Solomon'ın
beklenmedik incelemelerinin bir sonucu gibi, şimdi insan davranışının kesin
yönlerini anlamak için daha sağlam temellere sahibiz.
Deneyler bir engelle ikiye bölünmüş bir kafese köpekleri yerleştirmeyi
gerektirmiştir. Kafesin zemini, düğmesi açıldığında köpeğin ayaklarına şok
verilebilecek bir ızgaradan oluşmaktaydı. Önceki çalışmalar ayağına verilen
şokun ardından bariyerin üstünden kafesin öbür tarafına atlayarak şoktan çabucak
kaçmayı öğreneceğini göstermiştir. Köpek kafesin güvenli tarafına ulaştıktan 3
dakika sonra ızgaraya tekrar şok verilir ve hayvan tekrar şokun kapatıldığı
orijinal yarıya geri atlayarak kaçabilir.
Bariyerin her iki tarafındaki şokun başlamasından önce, köpeğe şokun geliyor
olduğunu haber veren ve güvenli tarafa atlayarak şoktan kurtulması için zaman
veren bir zil sesi 10 saniye boyunca duyulur. Prosedür basittir: zil sesi
verilir, eğer köpek atlamakta gecikirse şoka maruz kalır ya da çabucak atlarsa
şoktan kurtulur. 3 dakika sonra prosedür tekrar baştan başlar ve bir kaç deneme
daha tekrar eder. Bu deneysel düzen genellikle kaçma-sakınma örneği ile
ilgilidir.
Deneyin ilk denemeleri boyunca, köpekler genellikle paniklemiş ve neredeyse
tesadüfen bariyerden atlayıp güvenli tarafa geçene kadar kafesin içinde
koşmuşlardır.3 dakika sonra tekrar zil sesi verilecek, zemin
elektriklendirilecek ve köpekler orijinal yarıya dönene kadar çılgına
dönmüşçesine zıplayacaklardır. Hayvanların şoka olan tepkilerindeki
ajitasyon(heyecan) ve vahşi davranışları zilin şok başlangıcının bir uyarısı
olduğunu öğrenmelerine kadar yaklaşık 5 deneme boyunca sürmüştür. Daha sonra zil
sesini duyduklarında bariyerin öbür tarafına atlamaya başlamışlardır, böylece
şoktan tamamen kurtulmuşlardır. Ortalama olarak, köpekler, zilin çalmaya
başlamasından sadece 1 saniye sonra atlamışlardır.
Köpekler şoktan kaçmak için düzenli olarak atladıktan sonra, Solomon ve
yardımcıları elektrik akımını kesmişler ve ızgarada şok kalmamıştır. İlk olarak,
zil sesinden sonra şok gelmemesine rağmen köpekler sesten sonra atlamaya devam
etmişlerdir. Bu denemeler, önceden verilen veya ödüllerin verilmediği sönme
denemeleri olarak adlandırılır. Solomon ve meslektaşları, atlamak büyük bir
miktar güç gerektirdiğinde ve devam etmek için bir sebep olmadığında sağduyu
gerekçesiyle deneklerin bir kaç sönme denemesinden sonra atlamayı
durduracaklarını belirtmiştir. Ama bunun güç bir durum bulmakla sürprize
uğramışlardır. Birkaç köpeğin denek olarak kullanıldığı toplam 2582 sönme
denemesinde sadece bir köpek 11 kere atlamamıştır. Açıkça, Solomon'ın köpekleri
şoktan başarıyla nasıl kaçacaklarını keşfetmişlerdir ve kaçınma davranışı hayal
edebileceğinizden çok daha fazla süreklidir.
Araştırmacılar, zil sesi verildikten sonra karşı taraftaki kafes ızgarasına
elektrik verilecek şekilde deneysel şartları düzenlediklerinde bile, köpekler
bariyerden atlamaya devam etmişlerdir. Bu acayip ve mantığa aykırı gibi
görünen(paradokssal) davranışı söndürmek, neredeyse imkansız gibi gözükmüştür.
Kafesin her iki yarısını da kapatarak diğer tarafa atlamanın hemen hemen
imkansız hale getirilmesiyle köpeklerin atlaması engellenmiştir. Sonuçta
köpeklerin atlama cesareti kırılmıştır. Fakat Solomon'ın şimdi güvenli olarak
düzenlediği bölümden kaçmaya çalışırken(şoka atlamaya çalışırken) birçok köpek
engele çarpmıştır.
Solomon'ın bir öğrencisi olan ve şimdi Pennsylvania Üniversitesinde klinik ve
deneysel psikolog olarak çalışan Martin E. P. Seligman deneyleri daha ileri
seviyelere taşımıştır. Köpeklerin kaçınılmaz cezalandırma ile karşı karşıya
kaldıklarındaki davranış biçimleriyle ilgilenmiştir. Solomon'ın araştırmasında
köpekler bariyeri aşıp şoktan kurtuldukları için durumu kontrol altına
almışlardı. Seligman, eğer şok herhangi bir sebepten dolayı kurtulunamaz olsaydı
ne olurdu merak etmiştir. Seligman'ın keşifleri dikkate değerdir.
Seligman ve Maier (1967) köpekleri üç şok muamelesinden birine maruz
bırakmışlardır. Grup A köpekleri(Kaçınılmaz Şok Grubu) ilk önce bir koşumla zapt
edilerek yerleştirilmişlerdir, böylece kıpırdamaları zorlaşmıştır ve ayaklarına
verilen habersiz ve hafif acı veren şoka maruz kalırlar. Ne yaptıkları önemli
değildir, şoka maruz kalmaktan kurtulamazlar. Grup B köpekleri(Kaçınılabilir Şok
Grubu) de zapt edici bir koşumla yerleştirilmişlerdir ve Grup A'daki köpeklerle
benzer bir muamele görmüşlerdir. Fakat bu grup köpekleri, şoktan, kafalarının
çok yakınına yerleştirilen ufak panellere basarak kurtulabilecek durumdadırlar.
Grup C köpekleri (kontrol grubu) koşumda herhangi özel bir muameleye maruz
kalmamıştır. Daha sonra bütün gruplar Solomon tarafından kullanılana benzer bir
kaçınma-sakınma kutusuna yerleştirilmişlerdir. Köpekler, uyarı duyulduktan sonra
10 saniye içinde bariyerden atlayarak şoktan kurtulabilirler. Seligman ve
meslektaşları Latency'i yani uyarı başlamasından karşı tarafa atlamaya kadar
geçen süreyi ölçmüşlerdir.
Şu açıktır ki B ve C grubundaki köpekler beklenen şekilde tepki vermişlerdir.
Tepkileri normal olmuştur ve birkaç denemeden sonra bariyeri aşıp acıdan
kurtulmayı hızlı bir şekilde öğrenmişlerdir. A grubundaki köpekler (koşumlarında
kaçınılmaz şok olanlar) çok daha az başarılı olmuşlardır. İlk başta davranışları
diğerlerininkiyle aynıdır. Solomon'ın deneyindeki köpeklerin yaptığı gibi
koşarak aynı panik davranışını sergilemişlerdir. Bu çılgın davranıştan yaklaşık
30 saniye sonra durmuşlar ve kafesin bir köşesine yatarak ağlamışlardır.
Bariyerden atlamaya teşebbüs etmemişlerdir. Aslında çoğu köpek vazgeçmiş ve
şoktan kurtulmak için çaba harcamayacak görünmüştür. Sadece bölümlerinde kalmış
ve cezalarını çekmişlerdir.
Seligman bu vazgeçme olgusunu "öğrenilmiş çaresizlik" olarak adlandırmıştır ve
bu acayip davranışın, kendilerini kontrol edilemez bir çevredeymiş gibi
algılayan depresyondaki insanların davranışına benzetmiştir. Seligman'a göre
birçok depresyonlu insan da içinde bulunabilecekleri herhangi bir duruma
kendilerini teslim ederek vazgeçmiş bir şekilde gözükürler. Depresif
bozuklukların tarif edilmesi birçok araştırmayı teşvik etmiştir. Bu noktaya
kadar, algılanılmış kontrol eksikliği fikri, insan depresyonun bir
karakteristiği olarak deneysel olarak sergilenilmemiştir.
Seligman, öğrenilmiş çaresizlik modelinin temel terimini çok basit bir şekilde
ifade etmiştir: "Bir kişi veya bir hayvan, kendi tepkilerinden bağımsız bir
sonuçla karşı karşıya kaldığında, sonucun kendi tepkilerinden bağımsız olduğunu
öğrenir."Eğer bir sınava geç saatlere kadar çalışıp da beklediğinizden çok daha
düşük bir not aldıysanız bu duyguyu hissetmiş olabilirsiniz. Aldığınız not,
sınava hazırlanmak harcadığınız çaba ve zamana bağlı değildir. Hayal
edebilirsiniz ki, eğer bu tür koşulsuz sonuç tekrar tekrar meydana gelecek
olsaydı, oldukça cesareti kırılmış hisseder ve eninde sonunda depresyona
girerdiniz.
İnsanlar genellikle, yaptıklarının takip eden sonuçlarla ilgili olduğunu
varsayarlar. Bu varsayımı, tepkilerini ona göre seçerek sonuçları kontrol etme
teşebbüslerinde kullanırlar. Eğer, tepkilerinin herhangi bir düzenlilik
derecesinde beklenen sonucu getirmeyi başaramadığını fark ederlerse, muhtemelen
çevrelerinin belirli yönlerinin kontrolünü kaybettiklerini düşünürler.
Öğrenilmiş çaresizlik teorisini destekleyen psikologlar, bu algılanmış kontrol
eksikliğinin (kontrol kaybı) bazen klinik depresyonla sonuçlandığını iddia
etmişlerdir.
Seligman'ın öğrenilmiş çaresizlik kuramı, sadece depresyonun sebepleri için akla
yatkın açıklamalar sağlamakla kalmaz ayrıca tedavisine ve önlenmesine ilişkin
önerilerde bulunur. Seligman, öğrenilmiş çaresizliği tedavi etmeye ilk nasıl
başladığını, yani köpekleri şoku aldıkları bölümden güvenli olan bölgeye geçmeye
nasıl teşvik ettiğini şöyle anlatır:
"İlk önce bariyeri kutudan çıkarttık, böylece köpek eğer seçim yaparsa güvenli
tarafa atlayabilirdi ama sadece orada yattı. Ondan sonra ben kutunun diğer
tarafına girdim ve köpeği çağırdım ama yine sadece orada yattı. Köpekleri
acıktırdık ve güvenli tarafa salam attık, ama köpek hala orada yatmaya devam
etti. Biz bütün bu prosedür ile, köpeği şok boyunca tepki vermesi ve böylece
verdiği tepkinin şoku kapattığını görmesi için kandırmaya çalışıyorduk. Sonunda,
çaresiz köpeklerimizden birini, bir davranış terapisti olan ve "Eğer böyle bir
hastam olsaydı, ona gitmesi için süratli bir tekme atardım" diyen James Geer 'e
gösterdik. Geer haklıydı; bu tedavi çaresiz köpekler ve sıçanlar üzerinde her
zaman işe yarar. Yani, tepki için köpekleri zorlamalıydık, -eğer gerekirse
tekrar tekrar- ve böylece bölümü değiştirmenin şoku kapattığını gösterirdik.
Bunun sonunda, köpeklerin boyunlarına uzun tasma kayışları taktık ve bariyeri
kaldırarak, uyarı ve şok boyunca köpekleri kafesin içinde ileri ve geri
sürükledik. Diğer tarafa geçmek şoku kapattı. 25'ten 200'e kadar ki
sürüklemelerden sonra bütün köpekler kendi başlarına tepki vermeye başladılar."
Bu tartışmadan görebiliriz ki, insan olmayan deneklerle yapılan araştırmalardan,
insan davranışının belirli yönleri hakkında sonuçlar çıkarmak mümkündür.
Psikologlar, kontrollü laboratuar deneylerinde köpekleri, sıçanları veya diğer
hayvanları denek olarak kullanan araştırmalarla insan davranışı hakkındaki bütün
soruları kesinlikle cevaplayacaklarını iddia etmezken, bazen benzerlikler
çıkabilir ve bunlar faydalı olabilir. Öğrenilmiş çaresizlik deneyi buna bir
örnektir. Şu açıktır ki, çoğu deneysel sonuç önceden kolayca tahmin edilemez.
Aslında çoğu bulgu sağduyudan beklenebilecek olanla zıttır.
Çeviren: Arda Tuna
İNTERNET CAFE’LER SEBEP Mİ, SONUÇ MU?
Gelişen teknoloji insanlar için hız, iletişim, rahatlık, kolaylık sağlarken,
beraberinde de bazı sorunlar getiriyor. Teknoloji bilinçsizce kullanıldığında
insanlara yarardan çok zarar vermeye başlıyor.
Bir zamanlar gündemde gençler için sorun haline gelen atari salonları vardı.
Şimdi de aynı şey Internet cafeler için geçerli olmaya başladı. Şu anda
okullarımızda devamsızlık yapan, kötü alışkanlıklara kapılan birçok gencin
genellikle gittikleri yerlerin internet cafeler olduğunu görüyoruz. Okul
yönetimlerinde ve milli eğitim genelindeki çeşitli toplantılarda bu sorun dile
getiriliyor ve bu konuda önlemler tartışılıyor.
Gençlerin bu konuda haklı olarak sordukları şöyle
bir soru var: Bilgisayarın, internet’in nesi kötü? Bu soruya herkes
çeşitli cevaplar verebilir elbette. Benim cevabım genellikle şu oluyor:
Bilgisayarın, internet’in kendisi sorun değildir tabii ki, ama sorun
haline geldiği durumlar vardır.
Şu sözü çok severim. “Gençlerin çözüm bekleyen
sorunları vardır, ama gençlik asla sorun değildir.” Bu söz, internet
cafeler için de geçerli bence.
Şöyle bir genç düşünelim; okula düzenli olarak ve derslere hazırlıklı geliyor,
gelecek için güzel hedefleri var, başarısı yüksek ve beğenilen karakter
özelliklerine sahip. Okul dışındaki serbest zamanlarında internete girmek,
oradan kendisine gerekli olan, merak duyduğu konularla ilgili bilgilere
ulaşmak amacı ile internet cafeye gidiyor. Amacı bilgiye ulaşmak, internet onun
için sadece bir araç. Bu genç için internet cafe sorun olur mu?
Hepimiz biliyoruz ki internet cafenin kendisi için
sorun olduğu gençler bu tür gençler değil. Okula devamsızlık yaparak zamanını bu
cafelerde geçiren öğrencilerle yaptığımız görüşmelerin sonucunda şunu görüyoruz
ki, bu gençler; ya geçmiş başarısızlıkları yüzünden güvenini kaybetmiş,
okulda başarılı olacağına inanmayan; ya aile içinde olumsuz davranışları sürekli
yüzüne vurularak hep horlanan ve huzursuz olan; ya dersleri bir türlü
anlayamadığı için dersten uzaklaşan ve okumak istemeyen; ya ailesinden hiç ilgi
, sevgi görmeyen, ya da iradesini kontrol etmekte zorlanarak kendisini olumsuz
davranışlara yöneltenlere karşı koyamayan gençler. Bu sorunlar çoğaltılabilir.
İşte bu tür gençler için internet cafeler gerçekten
sorun haline geliyor. Çeşitli sorunlarla baş etmeye çalışan ve kendini bir yere
ait hissetme ihtiyacı içindeki genç, kendini en iyi hissettiği, rahatladığı,
değer gördüğü yerlere gitmeyi tercih ediyor ve zamanının büyük bölümünü
buralarda geçiriyor. Bu arada okula devamsızlık yaptığı için, gereksiz para
harcadığı için, zararlı alışkanlıklara kapıldığı için sorunlarına
yenilerini ekliyor.
Bu durumda şu soru karşımıza çıkıyor: Internet cafe sorunların sebebi mi, sonucu
mu? Acaba buralar olmasaydı, bu gençler okula severek devam edecekler miydi,
yoksa başka yerlere mi gideceklerdi? Ya da şöyle soralım; internet cafeye
gitmek için mi okuldan kaçıyorlar, okuldan kaçmak istedikleri için mi oraya
gidiyorlar?
Gözlemlerimiz bize genellikle ikincisinin geçerli olduğunu gösteriyor. Evinde ve
okulunda, baş etmekte zorlandığı sorunlarına akılcı, gerçekçi, mantıklı çözüm
yolları bulamayan genç, kendini rahat hissettiği bir yerde geçici avuntularla
rahatlıyor. Çevresini ve koşullarını kontrol altına alma becerisi gelişmediği
için, olumsuz koşullara yenik düşüyor.
Bu arada, bu tür yerlerde onu bekleyen çeşitli tehlikeler olduğunun da farkına
varamıyor. Örneğin, kötü niyetli kişiler bu gençleri en fazla nerelerde
bulabileceklerini çok iyi biliyorlar ve bu insanların kontrolünde sigara ile
başlayan zararlı alışkanlıklar, madde bağımlılığına kadar gidebiliyor. Derse
devam etmeyen , tüm zamanını bu tür yerlerde boşa geçiren, zararlı
alışkanlıklara kapılabilen, bütün parasını buralarda harcayan, para bulabilmek
için çareler arayan genç güvenini iyice kaybediyor ve bir kısır döngü içine
giriyor.
Dünyada bir globalleşmeden söz edildiği, bilginin bu kadar hızlı yayıldığı
bir dönemde, kültürlerin birbirini etkilememesi mümkün değildir. Bu nedenle,
eskiden gençlerin rağbet ettiği ve halen de devam eden kahvehanelerin yerini,
zamanla cafeler almıştır. Şimdi daha da iyisi bu cafelerin Internetlisi
çıkmıştır.
Bu tür yerleri tamamen kötüleyip gençlere yasaklamak yerine, kalitelerinin
arttırılması, zararlı olanlarının ayıklanması, gençlere de bu tür yerlerden
nasıl daha etkili ve sorunsuz bir şekilde yararlanabileceklerinin
öğretilmesi gerekir.
Gençler buralardan, kendisine yararlı olabilecek bilgilere ulaşmak için
yararlanmalı, ne zaman ve ne kadar gidebileceğini bilmeli, vaktinin çoğunu boş
yere buralarda geçirmemeli, bu yerlerin iyi olanı ile kötü olanını ayırt
edebilmelidir.
Bu tür yerlerin içine kötü niyetli insanların girmesine ve gençlere
yaklaşmalarına engel olunmalıdır.
Bu tür yerlerde sigara içilmesine izin verilmemelidir.
Her şeyden önemlisi de; gençlerin öncelikle anne ve babalarından ilgi ve
sevgi görmeye ihtiyaçları vardır. Aile içinde fikirlerine değer verilen, saygı
gösterilen, ihtiyaçları karşılanan, huzurlu bir aile ortamı içindeki genç,
zamanını en fazla ailesi ile geçirmek isteyecektir. Kendisini ait hissettiği,
rahat ve mutlu olduğu aile ortamını her ortama tercih edecektir.
Okulda ve ailede, öğretmenleri ve anne-babası tarafından başarısızlıklarından ya
da olumsuz davranışlarından dolayı sürekli eleştirilmek yerine desteklenen,
teşvik edilen, kendisinde mevcut yetenekleri ve becerileri ortaya
çıkarabileceği fırsatlar yaratılan ve küçük başarıları ile övülüp güven
kazandırılan genç, okula severek gelecek, okulda bulunmaktan keyif
alacaktır.
Sevgili gençler; koşullarınız nasıl olursa olsun, sorunlarınız ne olursa olsun,
onları çözmenin bir yolu mutlaka vardır. Yeter ki siz sorunlarınızın bilincinde
olun, mantıklı ve akılcı çözüm yolları arayın.
Hayatınızın kontrolü sizin elinizde olsun. Kararlarınızı başkalarının etkisinde
kalarak değil, kendi ihtiyaçlarınıza ve kendi yararınıza göre verin. Sizi
olumsuz davranışlara yönlendirmek isteyenlere rahatlıkla “HAYIR” demeyi bilin.
Ancak bu şekilde sorunlarınızla baş edebilir ve kendinizi daha güvenli
hissedersiniz. Gerektiğinde fikirlerine güvendiğiniz bir büyüğünüze danışın ve
yardım isteyin. İnanın siz sorumluluklarınızı yerine getirirseniz, gittiğiniz
yerler de, yaptığınız ders dışı etkinlikler de sorun olmayacaktır.
Bir sonraki sayıda buluşmak üzere
Hanife ÖZKADİF Psikolojik Danışman
(Kayseri İstikbal Lisesi Okul Dergisi’nde Yayınlanmıştır – 2004)
|