ERZİNCAN TİCARET MESLEK LİSESİ

 
REHBERLİK SERVİSİMİZ
 

Sevgili Gençler, rehberlik servisi olarak her türlü sorunlarınızı paylaşmayak ve sizlere yardımcı olmak için buradayız. Sitemizin bize ayrılan bu bölümünde zengin bir içerikle sizlerle beraberiz. İstediğiniz dökümanları buradan indirebilir, online testlere katılabilir, görüşme talebinde bulunabilir, hatta bize başvurmadan online olarak sorunlarınızı dile getirerek bizlerden yardım alabilirsiniz. Online görüşmeler sadece sizinle bizim aramızda kalacaktır.

Soner Hakkı AKIN
UYARI!
Hanife ÖZKADİF
Psikolojik Danışman
Görüşmelerle ilgili bilgilere ancak kullanıcı bilgilerinizi girerek erişebilirsiniz.
Psikolojik Danışman
 

MESLEK SEÇİMİ

ETKİN DİNLEME BECERİSİ KAZANDIRMADA (İFİKAN) YÖNTEMİ

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK (LEARNED HELPLESSNESS)

İNTERNET CAFE’LER SEBEP Mİ, SONUÇ MU?

OKUL VE ÖNEMİ

ŞİDDET VE TV DİZİLERİ

MESLEK SEÇİMİ

İnsanın gelecekteki yaşamını önemli ölçüde etkileyecek belli kararlar vardır. Meslek seçimi de bunlardan biri, belki de en önemlisidir.
Uzun yıllardır gençlerle, onların sorunları ile iç içe olan kişiler olarak şunu görüyoruz ki, gençlerin belli bir dönemde en önemli sorunlarından biri meslek seçimi ve gelecek kaygısıdır. Bu kaygı ilköğretim 8. sınıftan itibaren kendini   göstermeye başlamaktadır. Ortaöğretime devam edip etmeme, devam edecekse hangi okula gideceği, etmeyecekse toplumda nasıl bir iş alanında yerini alacağı, çeşitli okulların sınavlarına hazırlanma,  bu dönemde  yaşanan sorunlardır.
İlköğretim sonrası,çeşitli meslek okullarına giden öğrenciler, kendilerine uygun mesleklere yönelip seçtikleri mesleği benimsemişlerse, meslek seçimi  konusundaki sorunların bir bölümünü çözmüş olmaktadırlar. Ancak bazı mesleklerde, toplumda daha iyi iş bulma, prestij kazanma, mesleğinde ilerleme gibi  nedenlerle,  yükseköğrenim görmek  istediklerinde, bu kez üniversite sınavları engeli ile başetmeye çalışmaktadırlar. Ayrıca, meslek liselerine bilinçli bir şekilde yönelmemiş olanlar, seçtikleri mesleği benimseyemedikleri ve başka bir mesleğe yönelmek istedikleri takdirde, şu anda uygulanmakta olan  üniversite sınav sistemi onların önünde daha da büyük bir engel oluşturmaktadır.
İlköğretim sonrası, ortaöğretime; Genel Lise, Anadolu Lisesi, Yabancı Dil Ağırlıklı Lise, Özel Lise vb.  ortaöğretim kurumlarında devam eden öğrenciler, bu kez 9.sınıfta ,  ertesi yıl seçeceği alanla ilgili karar verme,  üniversite sınavına hazırlanma,  sınav sonrasında tercih edeceği yükseköğretim programlarına karar verme gibi sorunlar yaşamaktadırlar. Bu sorunlara eşlik eden aile içi iletişim bozuklukları, ders çalışma sorunları, maddi sorunlar, sınav kaygısı vb. sorunlar da gençlerin işini iyice zorlaştırmaktadırlar.
Gençler, küçük yaştan itibaren ilgi ve yeteneklerini tanımasına yeterince fırsatlar yaratılamayan bir eğitim sürecinden geçtiği için, mesleğe karar verme aşamasında bu konuda çok zorlanmakta, kendi ilgi ve yetenekleri konusunda yeterince fikre sahip olamamakta, kendini tanımakta ve ne yapmak istediğine karar vermekte güçlük çekmektedirler.
Bu sorunlarla daha kolay baş edebilmeleri için gençlerin desteğe ihtiyacı vardır. Öğretmenlerinin, anne ve babalarının desteği, rehberliği, bu dönemde onlar için çok önemlidir. Onların kendilerini tanımaları için gerekli yardımların yapılması, kendilerinde var olan yetenekleri geliştirebilmeleri için fırsatlar tanınması, meslekler, alanlar vb. konularda doyurucu bilgiler verilmesi, kendilerine en uygun mesleklere yönelmeleri için son derece önemlidir.
Yapılan araştırmalar,kişinin kendi ilgi ve yeteneklerine, kişilik özelliklerine uymayan mesleklerde çalışmak zorunda olmalarının, ciddi ruhsal sorunlar yarattığını ortaya koymaktadır.
Çevremizde; ya  anne-baba zorlaması ile, ya da kendini yeterince tanımadan, meslek olsun da ne olursa olsun diyerek, bazen  arkadaşı seçiyor diye, ya da toplumda saygın diye vb. çeşitli nedenlerle  kendine uygun olmayan mesleği seçtiği için öğrenimini yarıda bırakan, bırakmaya cesaret edemeyip okulunu bitiren ancak yıllarca sevmediği bir işi  yapmak zorunda kalan  ve işinde yeterince başarılı olamayan, ya da sevmediği mesleğini sürdürmeye çalışırken  başka meslek arayışları içinde olan insanlarla karşılaşıyoruz.
İnsanın işini severek yapması hem kendi mutluluğu, hem de mesleğinde verim göstererek topluma kaliteli hizmet sunması açısından çok önemlidir.  Örneğin; sabrı sınırlı olan, insan duyguları ve psikolojisi ile ilgilenmeyen, insanları anlamakta güçlük çeken ve sağlıklı bir iletişim kuramayan, insanlara bir şeyler öğretmekten zevk almayan ve içinde çocuk ve insan sevgisi olmayan birinin, sadece tatili bol, yarım gün çalışma olanağı var diye, toplumda en önemli, zor  ve çok bilinçli yapılması gereken mesleklerden biri olan “ÖĞRETMENLİK” mesleğini seçmesi   düşünülebilir mi? Böyle bir insan, hele de  temel eğitim için son derece önemli olan “SINIF ÖĞRETMENLİĞİ”
dalını seçerse,  sonra da bu işi kendisine bir eziyet gibi görerek yapmaya çalışırsa, ne kendisi ne de yetiştirdiği öğrenciler sağlıklı ve başarılı olabilir mi?
İnsanın ömür boyu yapacağı işi seçmeden önce iyi düşünmesi, bu konuda gerekli yerlerden yardım alması ve araştırma yapması gerekir.
Toplumsal sorunlar, iş bulma güçlüğü, ekonomik yetersizlikler, anne-babaları da bu konuda kaygılandırmakta, onlar da çocuklarını; toplumda geçerli olduğunu, kolay iş bulabileceklerini düşündükleri mesleklere  yönlendirmeye çalışmaktadırlar.
Meslek seçimi gibi önemli bir kararda, anne-baba olarak çocuğuna yardımcı olmak amacı ile kendi deneyimlerinden yararlanmak  doğaldır ve gereklidir de. Ancak bunu yaparken zorlayıcı olmamak uzlaşmak en iyisidir. Bunun için, çocuğun kendi ilgi ve yetenekleri ile kişilik özelliklerini dikkate alarak, onu bilgilendirmek, birlikte araştırma yapmak, o ihtiyaç duyduğunda yanında olmak gerekir.
Anne-baba, kendi olmak isteyip de olamadığı mesleği çocuğu istemiyorsa, zorlamamalıdır. Kendi mesleklerini çocuklarının sürdürmeleri konusunda, o istemiyorsa ısrar etmemelidir. Etraftaki kişilerle çocuklarını kıyaslayıp, yarıştırma duygusu ile hareket etmemelidir. Toplumda daha saygın, daha geçerli olduğunu düşündükleri meslekler konusunda saplantı içinde olmamalı, esnek olmalıdır. Çocuğunun çok hayalci davrandığını düşündüğü noktada onu bilgilendirerek, birlikte araştırma yaparak ikna etmeye çalışmalı, kestirip atmadan, uzlaşma yolu aramalıdır.
Alan ve meslek seçimi aşamasındaki gençler de; öncelikle kendi kişilik özellikleri, ilgi ve yeteneklerini tanımaya çalışmalı, seçtikleri mesleğin, bir anlamda onların yaşam biçimini belirleyeceğini unutmamalı, ömür boyu sürdürecekleri bir işi severek yapmanın önemini kavramalıdırlar.
Gençler,kendilerini tanımak konusunda kendilerine fikir verecek çeşitli verilerden yararlanmalıdırlar. Örneğin, serbest zamanlarında yapmaktan hoşlandıkları etkinlikler, okuldaki derslere olan ilgileri ve başarı düzeyi, insanlarla ilişkilerinden yararlanarak  tanıyabilecekleri kişilik özellikleri, kendilerine uygulanan ilgi envanterleri onlara bu konuda fikir verecektir.
Ayrıca mesleklerin özelliklerini tanımaya çalışmalıdırlar. Örneğin; bir mesleğin mensupları nasıl bir iş yaparlar, nerelerde çalışabilirler, o mesleği severek sürdürebilmek için ne gibi kişilik özellikleri ve yetenekler gerekir, iş ortamı ve iş koşulları nasıldır, iş bulma, meslekte ilerleme, maddi olanaklar vb. konularda bilgi edinilmelidir. Bilgi edinmek için yazılı kaynaklardan , mesleği sürdüren kişilerden yararlanılabilir.
Alan seçimi aşamasında, alanların özelliklerini, üniversite sınav sistemini , hangi alanlardan hangi yükseköğretim programlarına daha kolay  ulaşılabileceğini  de bilmek çok önemlidir. Bu konuda sınıf öğretmenlerinden, okuldaki  rehber-psikolojik danışmandan yardım alınmalıdır.
Şu andaki üniversite sınav sistemi gereği,alanına doğru karar vermiş olan bir genç, aynı zamanda kendisine uygun olan meslek gruplarına da karar vermiş demektir. Yani alan seçimi ve meslek seçimi birbiri ile oldukça ilişkilidir. Bu nedenle gençler, yukarıda belirttiğimiz araştırmaları yaptıktan sonra, etraflarındaki yetişkinlerin, anne-babalarının, öğretmenlerinin deneyimlerinden  de yararlanarak, aileleri ile uzlaşarak, kendilerine en uygun alana kendileri karar vermelidirler.
Tüm bunlarla birlikte unutulmaması gereken önemli bir şey daha vardır ki o da şudur: Hayat insanlara çeşitli seçenekler sunmaktadır. Bu nedenle hiçbir konu hayati bir önem haline getirilip yüksek bir kaygıya neden olmamalıdır.
Bir sonraki sayıda buluşmak dileğiyle....

Hanife ÖZKADİF
Psikolojik Danışman
(Kayseri İstikbal Lisesi Okul Dergisi’nde Yayınlanmıştır – 2004)

 

 

ETKİN DİNLEME BECERİSİ KAZANDIRMADA
(İFİKAN) YÖNTEMİ

Aşağıda öğrencilerin etkin birer dinleyici olmalarını sağlayacak 6 basamaktan oluşan İFİKAN adlı bir yaklaşım anlatılmaktadır;
İ – İleriye bak
F – Fikirler
İ – İşaretler
K – Katıl
A – Araştır
N – Not tut
“İ” İLERİYE BAK anlamına gelir. Öğrencinin derse hazırlıklı gelmesi, öğretmenin anlatmakta olduğundan yola çıkarak, daha sonra söyleyeceğini önceden tahmin etmeye çalışmadır. Bunun dört yararı vardır;

  • Öğrenci uyanık kalır.
  • Öğrencinin dikkat kopmalarını önler, dikkati sürdürür.
  • Öğrencinin aktif katılımını sağlar.
  • Öğrencinin ve öğretmenin motivasyonu artar.

Üç Aşamada Öğrencinin İleriye Bakması mümkündür:
1- O gün derste öğretilecek konuların öğrenci tarafından önceden okunmasını sağlamak. Bu, dersi dersten önce çalışmak anlamına gelmez. Yapılacak ön okumanın amacı, o konu ile ilgili temel kavramları tanımaktır. Böylece fikirler, isimler, yerler, veya formüller derste karşılarına çıkınca, onları daha kolay algılarlar. Bu da kalıcı olur, dersi dersten sonra daha iyi hatırlamalarına da imkan verir.
1988 yılında yapılan bir araştırma dersle ilgili temel kavramlarla dersten önce tanışmayı sağlayan yaklaşımı uygulayan öğrencilerin dersten sonra daha çok bilgiyi hatırladıklarını ve sınavlarda daha başarılı olduklarını ortaya koymuştur.
2 -Öğrencinin dersten önce kouyu okurken, zihninden konu ile ilgili sorular oluşturmasını istemek. ''Derse geldiğinizde bu soruları hatırlamanızı isteyeceğim.'' Şeklinde yönerge vermek.
Yine yapılan araştırmalar, sorulara cevap olacak şekilde DİNLEMENİN ve OKUMANIN, daha iyi öğrenmeyi sağladığı, derste dikkati artırdığını ortaya koymuştur.
•  Eğer yukarıda anlatıldığı gibi bir ön hazırlık yapılmamış olsa bile, öğrencilere ‘'dersi dinlerken benim daha sonra ne söyleyeceğimi düşünün'' şeklinde istekte bulunmak. ''Benim anlattıklarımı göz önüne alarak, bir sonraki aşamada ne söyleyebileceğim, ne gelebileceği konusunda fikir yürütün. ''Eğer ben sizin düşündüğününüzü söylemiş olsam bile, zihninizi konu etrafında yoğunlaştırdığınız için dersi daha dikkatle dinler, anlar ve daha sonra daha çok şey hatırlarsınız.'' Şeklinde açıklama yapmak.
“F” FİKİRLER anlamına gelir ve öğrencinin önemli fikirlere dikkat çeker.Konunun temelini oluşturan ANAHTAR FİKİRLERE DİKKAT ÇEKİLİR: Anahtar fikirler örneklerle, açıklamalarla, kanıtlarla desteklenir ve sık sık tekrarlanır. Öğrencinin şu sorulara zihninden cevap araması istenir;
Burada temel fikir nedir?
Bu yeni bir fikir mi?
Öğretmenin bu örneği vermesinin sebebi ne?
Öğretmenin bu anlattığı neyi ortaya koyuyor?
Bu vb. sorularla anahtar fikirleri, temel fikir ve kavramları bulmaları mümkün olacaktır.Bir süre sonra anahtar fikirlerin tekrar tekrar geçtiğini öğrenciler de fark edip göreceklerdir. 45 dk.lık bir ders sırasında, anlatılan birçok şeyin, aslında az sayıdaki anahtar fikir ve temel kavramı ortaya koymak ve bunları desteklemek için tekrarlandığını öğrenciler de fark etmeleri sağlanmalıdır.
“İ” İŞARETLER anlamına gelir.
Öğrencilere ; ‘'OKUL BİR OYUNDUR.BU OYUNUN KURALLARINI BİLEREK VE BUNA UYARAK OYNARSANIZ HEM BAŞARILI OLUR, HEM DE BU OYUNDAN ZEVK ALIRSINIZ.'' ‘' ÖĞRETMENİN İŞARETLERİNE KARŞI DİKKATLİ VE UYANIK OLMAK, OKUL OUYUNUNUN EN ZEVKLİ YÖNLERİNDEN BİRİDİR.''
Sloganlarını benimsetmek. .
Bu işaretlere örnek olarak şunlar sıralanabilir.
*Önemli!
*Başlıca!
*Can alıcı!
*Şunu unutmayın!
*Burada esas fikir!...vb.
“K” KATIL anlamına gelir.
Öğrencinin aktif bir dinleyici olmasını sağlamak, aynı zamanda eldeki imkanlardan en iyi şekilde yararlanmayı gerektirir.Bunun için yapılması gerekenler şöyle sıralanabilir.
*Öğrencilerin derse zamanında gelmesini sağlayın.
*-Bütün öğrencileri görüp duyabilecek konumda olun.
*-Söylenilenleri öğrencilerin sadece içinden tekrarı ve yazması değil, aynı zamanda baş ve mimiklerle TEPKİ GÖSTEREREK DİNLEMELERİNİ sağlayın.
Bu, derslerin kalitesini de yükseltir.
“A” ARAŞTIR ANLAMINA GELMEKTEDİR.
Bunun için ;
*Öğrencinin sorular sormasını isteyin. (konuyla ilgili)
* Öğrencilerin, konuyla ilgili kendi fikirlerini sizinle yada dersten sonra bir arkadaşıyla paylaşmasını isteyin.
*Sorulara verilen cevapların haricinde belirlenen bir soruyu araştırmasını öğrenciden isteyin.
*Öğrencilerden mutlaka not defteri tutmasını, aklına gelen soruları ya da yorumları unutmaması için kaydetmesini isteyin.
“N” NOT TUT ANLAMINA GELMEKTEDİR:
Not tutmak, işitilenlere mantıklı bir çerçeve sağlayarak,dersin etkin bir şekilde dinlenmesini sağlar. Öğrencinin not tutması öğrenme olayının ön şartını yerine getirmeye imkan verir.
Öğrenmenin ön şartları:
*Uyanıklık ve dikkat
*Aktif katılım
*Motivasyon ve
*Sonuçların geri bildirimidir.
Öğrencinin not tutması, öğrenilen malzemenin hatırda tutulmasını , dolayısıyla unutulmayıp kişiye mal olmasını sağlar.Not tutulmadan dinlenen ders veya konuşma, önemli ölçüde ziyan edilmiş -hiç değilse yeterince yararlanılmamış- bir zamandır.Kısaltarak not tutma yöntemleri öğrenciye öğretilirse, DİNLEME KALİTESİ adına çok faydalı olabilir.
Psikolog Prof.Dr.Acar Baltaş

 

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK
(LEARNED HELPLESSNESS)

lgisiz olayların araştırılması için orijinal olarak sürdürülen deneylerden elde edilen tamamen beklenmedik sonuçlar ile başlayan psikolojideki kuramlar, şimdi geniş ölçüde kabul edilen psikoloji kuramlarıdır. Depresyonun öğrenilmiş çaresizlik teorisine yol gösteren araştırmaların aşağıdaki raporu, bu olayın nasıl meydana gelebileceğini ortaya koyan klasik bir örnektir.(Seligman, 1953)
Klinik psikologların ilgi alanlarının büyük bir kısmı, cezanın davranışı belirleyici veya değiştirici etkileridir. Bu ilişki, Richard Solomon ve araştırmacılarının (Solomon,Kamin,Wynne,1953) köpekleri laboratuar denekleri gibi kullanarak yapılan travmatik kaçınma deneyleri adıyla anılan deneyleriyle başlamıştır. Bu deneylerin bulguları, araştırmacılara ve psikoloji camiasına, zamanında, tam bir sürpriz olması dışında, hiçbir şey ispatlamadı. Belki daha önemlisi, ilk deneyler diğer araştırmalar için yol açtı ve Solomon'ın beklenmedik incelemelerinin bir sonucu gibi, şimdi insan davranışının kesin yönlerini anlamak için daha sağlam temellere sahibiz.
Deneyler bir engelle ikiye bölünmüş bir kafese köpekleri yerleştirmeyi gerektirmiştir. Kafesin zemini, düğmesi açıldığında köpeğin ayaklarına şok verilebilecek bir ızgaradan oluşmaktaydı. Önceki çalışmalar ayağına verilen şokun ardından bariyerin üstünden kafesin öbür tarafına atlayarak şoktan çabucak kaçmayı öğreneceğini göstermiştir. Köpek kafesin güvenli tarafına ulaştıktan 3 dakika sonra ızgaraya tekrar şok verilir ve hayvan tekrar şokun kapatıldığı orijinal yarıya geri atlayarak kaçabilir.
Bariyerin her iki tarafındaki şokun başlamasından önce, köpeğe şokun geliyor olduğunu haber veren ve güvenli tarafa atlayarak şoktan kurtulması için zaman veren bir zil sesi 10 saniye boyunca duyulur. Prosedür basittir: zil sesi verilir, eğer köpek atlamakta gecikirse şoka maruz kalır ya da çabucak atlarsa şoktan kurtulur. 3 dakika sonra prosedür tekrar baştan başlar ve bir kaç deneme daha tekrar eder. Bu deneysel düzen genellikle kaçma-sakınma örneği ile ilgilidir.
Deneyin ilk denemeleri boyunca, köpekler genellikle paniklemiş ve neredeyse tesadüfen bariyerden atlayıp güvenli tarafa geçene kadar kafesin içinde koşmuşlardır.3 dakika sonra tekrar zil sesi verilecek, zemin elektriklendirilecek ve köpekler orijinal yarıya dönene kadar çılgına dönmüşçesine zıplayacaklardır. Hayvanların şoka olan tepkilerindeki ajitasyon(heyecan) ve vahşi davranışları zilin şok başlangıcının bir uyarısı olduğunu öğrenmelerine kadar yaklaşık 5 deneme boyunca sürmüştür. Daha sonra zil sesini duyduklarında bariyerin öbür tarafına atlamaya başlamışlardır, böylece şoktan tamamen kurtulmuşlardır. Ortalama olarak, köpekler, zilin çalmaya başlamasından sadece 1 saniye sonra atlamışlardır.
Köpekler şoktan kaçmak için düzenli olarak atladıktan sonra, Solomon ve yardımcıları elektrik akımını kesmişler ve ızgarada şok kalmamıştır. İlk olarak, zil sesinden sonra şok gelmemesine rağmen köpekler sesten sonra atlamaya devam etmişlerdir. Bu denemeler, önceden verilen veya ödüllerin verilmediği sönme denemeleri olarak adlandırılır. Solomon ve meslektaşları, atlamak büyük bir miktar güç gerektirdiğinde ve devam etmek için bir sebep olmadığında sağduyu gerekçesiyle deneklerin bir kaç sönme denemesinden sonra atlamayı durduracaklarını belirtmiştir. Ama bunun güç bir durum bulmakla sürprize uğramışlardır. Birkaç köpeğin denek olarak kullanıldığı toplam 2582 sönme denemesinde sadece bir köpek 11 kere atlamamıştır. Açıkça, Solomon'ın köpekleri şoktan başarıyla nasıl kaçacaklarını keşfetmişlerdir ve kaçınma davranışı hayal edebileceğinizden çok daha fazla süreklidir.
Araştırmacılar, zil sesi verildikten sonra karşı taraftaki kafes ızgarasına elektrik verilecek şekilde deneysel şartları düzenlediklerinde bile, köpekler bariyerden atlamaya devam etmişlerdir. Bu acayip ve mantığa aykırı gibi görünen(paradokssal) davranışı söndürmek, neredeyse imkansız gibi gözükmüştür. Kafesin her iki yarısını da kapatarak diğer tarafa atlamanın hemen hemen imkansız hale getirilmesiyle köpeklerin atlaması engellenmiştir. Sonuçta köpeklerin atlama cesareti kırılmıştır. Fakat Solomon'ın şimdi güvenli olarak düzenlediği bölümden kaçmaya çalışırken(şoka atlamaya çalışırken) birçok köpek engele çarpmıştır.
Solomon'ın bir öğrencisi olan ve şimdi Pennsylvania Üniversitesinde klinik ve deneysel psikolog olarak çalışan Martin E. P. Seligman deneyleri daha ileri seviyelere taşımıştır. Köpeklerin kaçınılmaz cezalandırma ile karşı karşıya kaldıklarındaki davranış biçimleriyle ilgilenmiştir. Solomon'ın araştırmasında köpekler bariyeri aşıp şoktan kurtuldukları için durumu kontrol altına almışlardı. Seligman, eğer şok herhangi bir sebepten dolayı kurtulunamaz olsaydı ne olurdu merak etmiştir. Seligman'ın keşifleri dikkate değerdir.
Seligman ve Maier (1967) köpekleri üç şok muamelesinden birine maruz bırakmışlardır. Grup A köpekleri(Kaçınılmaz Şok Grubu) ilk önce bir koşumla zapt edilerek yerleştirilmişlerdir, böylece kıpırdamaları zorlaşmıştır ve ayaklarına verilen habersiz ve hafif acı veren şoka maruz kalırlar. Ne yaptıkları önemli değildir, şoka maruz kalmaktan kurtulamazlar. Grup B köpekleri(Kaçınılabilir Şok Grubu) de zapt edici bir koşumla yerleştirilmişlerdir ve Grup A'daki köpeklerle benzer bir muamele görmüşlerdir. Fakat bu grup köpekleri, şoktan, kafalarının çok yakınına yerleştirilen ufak panellere basarak kurtulabilecek durumdadırlar. Grup C köpekleri (kontrol grubu) koşumda herhangi özel bir muameleye maruz kalmamıştır. Daha sonra bütün gruplar Solomon tarafından kullanılana benzer bir kaçınma-sakınma kutusuna yerleştirilmişlerdir. Köpekler, uyarı duyulduktan sonra 10 saniye içinde bariyerden atlayarak şoktan kurtulabilirler. Seligman ve meslektaşları Latency'i yani uyarı başlamasından karşı tarafa atlamaya kadar geçen süreyi ölçmüşlerdir.
Şu açıktır ki B ve C grubundaki köpekler beklenen şekilde tepki vermişlerdir. Tepkileri normal olmuştur ve birkaç denemeden sonra bariyeri aşıp acıdan kurtulmayı hızlı bir şekilde öğrenmişlerdir. A grubundaki köpekler (koşumlarında kaçınılmaz şok olanlar) çok daha az başarılı olmuşlardır. İlk başta davranışları diğerlerininkiyle aynıdır. Solomon'ın deneyindeki köpeklerin yaptığı gibi koşarak aynı panik davranışını sergilemişlerdir. Bu çılgın davranıştan yaklaşık 30 saniye sonra durmuşlar ve kafesin bir köşesine yatarak ağlamışlardır. Bariyerden atlamaya teşebbüs etmemişlerdir. Aslında çoğu köpek vazgeçmiş ve şoktan kurtulmak için çaba harcamayacak görünmüştür. Sadece bölümlerinde kalmış ve cezalarını çekmişlerdir.
Seligman bu vazgeçme olgusunu "öğrenilmiş çaresizlik" olarak adlandırmıştır ve bu acayip davranışın, kendilerini kontrol edilemez bir çevredeymiş gibi algılayan depresyondaki insanların davranışına benzetmiştir. Seligman'a göre birçok depresyonlu insan da içinde bulunabilecekleri herhangi bir duruma kendilerini teslim ederek vazgeçmiş bir şekilde gözükürler. Depresif bozuklukların tarif edilmesi birçok araştırmayı teşvik etmiştir. Bu noktaya kadar, algılanılmış kontrol eksikliği fikri, insan depresyonun bir karakteristiği olarak deneysel olarak sergilenilmemiştir.
Seligman, öğrenilmiş çaresizlik modelinin temel terimini çok basit bir şekilde ifade etmiştir: "Bir kişi veya bir hayvan, kendi tepkilerinden bağımsız bir sonuçla karşı karşıya kaldığında, sonucun kendi tepkilerinden bağımsız olduğunu öğrenir."Eğer bir sınava geç saatlere kadar çalışıp da beklediğinizden çok daha düşük bir not aldıysanız bu duyguyu hissetmiş olabilirsiniz. Aldığınız not, sınava hazırlanmak harcadığınız çaba ve zamana bağlı değildir. Hayal edebilirsiniz ki, eğer bu tür koşulsuz sonuç tekrar tekrar meydana gelecek olsaydı, oldukça cesareti kırılmış hisseder ve eninde sonunda depresyona girerdiniz.
İnsanlar genellikle, yaptıklarının takip eden sonuçlarla ilgili olduğunu varsayarlar. Bu varsayımı, tepkilerini ona göre seçerek sonuçları kontrol etme teşebbüslerinde kullanırlar. Eğer, tepkilerinin herhangi bir düzenlilik derecesinde beklenen sonucu getirmeyi başaramadığını fark ederlerse, muhtemelen çevrelerinin belirli yönlerinin kontrolünü kaybettiklerini düşünürler. Öğrenilmiş çaresizlik teorisini destekleyen psikologlar, bu algılanmış kontrol eksikliğinin (kontrol kaybı) bazen klinik depresyonla sonuçlandığını iddia etmişlerdir.
Seligman'ın öğrenilmiş çaresizlik kuramı, sadece depresyonun sebepleri için akla yatkın açıklamalar sağlamakla kalmaz ayrıca tedavisine ve önlenmesine ilişkin önerilerde bulunur. Seligman, öğrenilmiş çaresizliği tedavi etmeye ilk nasıl başladığını, yani köpekleri şoku aldıkları bölümden güvenli olan bölgeye geçmeye nasıl teşvik ettiğini şöyle anlatır:
"İlk önce bariyeri kutudan çıkarttık, böylece köpek eğer seçim yaparsa güvenli tarafa atlayabilirdi ama sadece orada yattı. Ondan sonra ben kutunun diğer tarafına girdim ve köpeği çağırdım ama yine sadece orada yattı. Köpekleri acıktırdık ve güvenli tarafa salam attık, ama köpek hala orada yatmaya devam etti. Biz bütün bu prosedür ile, köpeği şok boyunca tepki vermesi ve böylece verdiği tepkinin şoku kapattığını görmesi için kandırmaya çalışıyorduk. Sonunda, çaresiz köpeklerimizden birini, bir davranış terapisti olan ve "Eğer böyle bir hastam olsaydı, ona gitmesi için süratli bir tekme atardım" diyen James Geer 'e gösterdik. Geer haklıydı; bu tedavi çaresiz köpekler ve sıçanlar üzerinde her zaman işe yarar. Yani, tepki için köpekleri zorlamalıydık, -eğer gerekirse tekrar tekrar- ve böylece bölümü değiştirmenin şoku kapattığını gösterirdik. Bunun sonunda, köpeklerin boyunlarına uzun tasma kayışları taktık ve bariyeri kaldırarak, uyarı ve şok boyunca köpekleri kafesin içinde ileri ve geri sürükledik. Diğer tarafa geçmek şoku kapattı. 25'ten 200'e kadar ki sürüklemelerden sonra bütün köpekler kendi başlarına tepki vermeye başladılar."
Bu tartışmadan görebiliriz ki, insan olmayan deneklerle yapılan araştırmalardan, insan davranışının belirli yönleri hakkında sonuçlar çıkarmak mümkündür. Psikologlar, kontrollü laboratuar deneylerinde köpekleri, sıçanları veya diğer hayvanları denek olarak kullanan araştırmalarla insan davranışı hakkındaki bütün soruları kesinlikle cevaplayacaklarını iddia etmezken, bazen benzerlikler çıkabilir ve bunlar faydalı olabilir. Öğrenilmiş çaresizlik deneyi buna bir örnektir. Şu açıktır ki, çoğu deneysel sonuç önceden kolayca tahmin edilemez. Aslında çoğu bulgu sağduyudan beklenebilecek olanla zıttır.



Çeviren: Arda Tuna

 

İNTERNET CAFE’LER SEBEP Mİ, SONUÇ MU?

Gelişen teknoloji insanlar için hız, iletişim, rahatlık, kolaylık sağlarken, beraberinde de bazı sorunlar getiriyor. Teknoloji bilinçsizce kullanıldığında insanlara yarardan çok zarar vermeye başlıyor.

Bir zamanlar gündemde gençler için sorun haline gelen atari salonları vardı. Şimdi de aynı şey Internet cafeler için geçerli olmaya başladı.  Şu anda okullarımızda devamsızlık yapan, kötü alışkanlıklara kapılan birçok gencin genellikle gittikleri yerlerin internet cafeler olduğunu görüyoruz. Okul yönetimlerinde ve milli eğitim genelindeki çeşitli toplantılarda bu sorun dile getiriliyor ve bu konuda önlemler tartışılıyor.

         Gençlerin bu konuda haklı olarak sordukları şöyle bir soru var: Bilgisayarın, internet’in nesi kötü?  Bu soruya herkes çeşitli cevaplar verebilir elbette. Benim cevabım genellikle şu oluyor: Bilgisayarın, internet’in kendisi sorun değildir tabii  ki, ama  sorun haline geldiği durumlar vardır.
         Şu sözü çok severim. “Gençlerin çözüm bekleyen sorunları vardır, ama gençlik asla sorun değildir.”  Bu söz, internet cafeler için de geçerli bence.
Şöyle bir genç düşünelim; okula düzenli olarak ve derslere hazırlıklı geliyor,  gelecek için güzel hedefleri var, başarısı yüksek ve beğenilen karakter özelliklerine sahip. Okul dışındaki serbest zamanlarında internete girmek, oradan kendisine gerekli olan, merak duyduğu konularla ilgili  bilgilere ulaşmak amacı ile internet cafeye gidiyor. Amacı bilgiye ulaşmak, internet onun için sadece bir araç. Bu genç için internet cafe sorun olur mu?
         Hepimiz biliyoruz ki internet cafenin kendisi için sorun olduğu gençler bu tür gençler değil. Okula devamsızlık yaparak zamanını bu cafelerde geçiren öğrencilerle yaptığımız görüşmelerin sonucunda şunu görüyoruz ki, bu gençler;  ya geçmiş başarısızlıkları yüzünden güvenini kaybetmiş, okulda başarılı olacağına inanmayan; ya aile içinde olumsuz davranışları sürekli yüzüne vurularak hep horlanan ve huzursuz olan; ya dersleri bir türlü anlayamadığı için dersten uzaklaşan ve okumak istemeyen; ya ailesinden hiç ilgi , sevgi görmeyen, ya da iradesini kontrol etmekte zorlanarak kendisini olumsuz davranışlara yöneltenlere karşı koyamayan gençler. Bu sorunlar çoğaltılabilir.

         İşte bu tür gençler için internet cafeler gerçekten sorun haline geliyor. Çeşitli sorunlarla baş etmeye çalışan ve kendini bir yere ait hissetme ihtiyacı içindeki genç, kendini en iyi hissettiği, rahatladığı, değer gördüğü yerlere gitmeyi tercih ediyor ve zamanının büyük bölümünü buralarda geçiriyor. Bu arada okula devamsızlık yaptığı için, gereksiz para harcadığı için,  zararlı alışkanlıklara kapıldığı için sorunlarına yenilerini ekliyor.

Bu durumda şu soru karşımıza çıkıyor: Internet cafe sorunların sebebi mi, sonucu mu? Acaba buralar olmasaydı, bu gençler okula severek devam edecekler miydi, yoksa başka yerlere mi gideceklerdi?  Ya da şöyle soralım; internet cafeye gitmek için mi okuldan kaçıyorlar, okuldan kaçmak istedikleri için mi oraya gidiyorlar?

Gözlemlerimiz bize genellikle ikincisinin geçerli olduğunu gösteriyor. Evinde ve okulunda, baş etmekte zorlandığı sorunlarına akılcı, gerçekçi, mantıklı çözüm yolları bulamayan genç, kendini rahat hissettiği bir yerde geçici avuntularla rahatlıyor. Çevresini ve koşullarını kontrol altına alma becerisi gelişmediği için, olumsuz koşullara yenik düşüyor.

Bu arada, bu tür yerlerde onu bekleyen çeşitli tehlikeler olduğunun da farkına varamıyor. Örneğin, kötü niyetli kişiler bu gençleri en fazla nerelerde bulabileceklerini çok iyi biliyorlar ve bu insanların kontrolünde sigara ile  başlayan zararlı alışkanlıklar, madde bağımlılığına kadar gidebiliyor. Derse devam etmeyen , tüm zamanını bu tür yerlerde boşa geçiren, zararlı alışkanlıklara kapılabilen, bütün parasını buralarda harcayan, para bulabilmek için çareler arayan genç güvenini iyice kaybediyor ve bir kısır döngü içine giriyor.

Dünyada bir globalleşmeden söz edildiği, bilginin bu kadar hızlı yayıldığı  bir dönemde, kültürlerin birbirini etkilememesi mümkün değildir. Bu nedenle, eskiden gençlerin rağbet ettiği ve halen de devam eden kahvehanelerin yerini, zamanla cafeler almıştır. Şimdi daha da iyisi bu cafelerin Internetlisi çıkmıştır.

 Bu tür yerleri tamamen kötüleyip gençlere yasaklamak yerine, kalitelerinin arttırılması, zararlı olanlarının ayıklanması, gençlere de bu tür yerlerden  nasıl daha etkili ve sorunsuz bir şekilde yararlanabileceklerinin   öğretilmesi gerekir.

 Gençler buralardan, kendisine yararlı olabilecek bilgilere ulaşmak için yararlanmalı, ne zaman ve ne kadar gidebileceğini bilmeli, vaktinin çoğunu boş yere buralarda geçirmemeli,  bu yerlerin iyi olanı ile kötü olanını ayırt edebilmelidir.

Bu tür yerlerin içine kötü niyetli insanların girmesine ve gençlere yaklaşmalarına engel olunmalıdır.

Bu tür yerlerde sigara  içilmesine izin verilmemelidir.

Her şeyden önemlisi  de; gençlerin öncelikle anne ve babalarından ilgi ve sevgi görmeye ihtiyaçları vardır. Aile içinde fikirlerine değer verilen, saygı gösterilen, ihtiyaçları karşılanan, huzurlu bir aile ortamı içindeki  genç, zamanını en fazla ailesi ile geçirmek isteyecektir. Kendisini ait hissettiği,  rahat ve mutlu olduğu aile ortamını her ortama tercih edecektir.

Okulda ve ailede, öğretmenleri ve anne-babası tarafından başarısızlıklarından ya da olumsuz davranışlarından dolayı sürekli eleştirilmek yerine desteklenen, teşvik edilen, kendisinde mevcut yetenekleri ve becerileri  ortaya çıkarabileceği fırsatlar yaratılan ve küçük başarıları ile övülüp güven kazandırılan genç,  okula severek gelecek, okulda bulunmaktan keyif alacaktır.

Sevgili gençler; koşullarınız nasıl olursa olsun, sorunlarınız ne olursa olsun, onları çözmenin bir yolu mutlaka vardır. Yeter ki siz sorunlarınızın bilincinde olun, mantıklı ve akılcı çözüm yolları arayın.

Hayatınızın kontrolü sizin elinizde olsun. Kararlarınızı başkalarının etkisinde kalarak değil, kendi ihtiyaçlarınıza ve kendi yararınıza göre verin. Sizi olumsuz davranışlara yönlendirmek isteyenlere rahatlıkla “HAYIR” demeyi bilin. Ancak bu şekilde sorunlarınızla baş edebilir ve kendinizi daha güvenli hissedersiniz. Gerektiğinde fikirlerine güvendiğiniz bir büyüğünüze danışın ve yardım isteyin. İnanın siz sorumluluklarınızı yerine getirirseniz, gittiğiniz yerler de, yaptığınız ders dışı  etkinlikler de sorun olmayacaktır.

Bir  sonraki  sayıda buluşmak üzere

Hanife ÖZKADİF Psikolojik Danışman

(Kayseri İstikbal Lisesi  Okul Dergisi’nde Yayınlanmıştır – 2004)

 

OKUL VE ÖNEMİ

Toplumlar için gelecek kuşakların kültürlenmesi , var olan birikimin bu kuşaklara aktarılması, değerlerin , yargıların , kuralların  veya kısaca var olan her şeyin (iyi / kötü , mantıklı / mantıksız) gelecek kuşaklarca sürdürülebilmesi her zaman önemli olagelmiştir.
Başlangıçta bu güç işi aileler kendi imkanlarıyla halledebilirken zaman içinde değişen şartlar (klasik mesleki rehberliğin doğuşu efsanesinde olduğu gibi. Yani; mesleklerin çeşitlenmesi , toplumsal iş bölümünün karmaşıklaşması , devletlerin paronayaklaşması ,  endüstrileşme vs.) aileleri bu konuda yetersiz kılmıştır. Bu durum ortaya yapılandırılmış eğitim kavramını ve buna bağlı olarak ta yapılandırılmış eğitim ortamlarını çıkarmıştır. Artık eğitim doğal ortamından (aile , iş yeri ve hayatın içinde) çıkmış , yapay ortamlara (okul) sokulmuştur. O gün bu gündür de gitgide daha da karmaşık teşkilatlanmalar yoluyla eğitim bu ortamlarda sürdürülmektedir. Bunun doğal sonucu olarak ortaya bazı yeni sıfat ve tanımlamalar da çıkmıştır , bazı doğal eğitim öğeleri sürecin dışına veya daha işlevsiz konumlara çekilmiştir.
Bu yeni durumda öğretmen ; bir grup gönüllü veya gönülsüz olarak ortama (okul/sınıf) sokulmuş yeni kuşak hammaddeyi (öğrenci) alan , işleyen  , mamul (mezuniyet hali) olarak üretim bandından (eğitim sistemi) çıkana dek başında duran , işleme (ders / müfredat) saatleri boyunca ortamda kalmasını sağlayan ve bunun kayıtlarını tutan (yoklama fişi) , kendileri işe gittikleri için çocuklarını bırakacak güvenli bir yer arayan kişilere (veliler) bu ihtiyaçlarının sağlanması hizmetini veren , eğitim sürecinde çocuğun tek sorumlusu sayılan (teoride farklı olsa bile pratikte öğretmen tek sorumludur) gözetmen , bilgi aktarım noktası ve gardiyana verilen sıfattır. Öğrenci ise ; sayıları milyonlarla ifade edilen , genç , problemli , tehlikeli , sindirilerek var olan sisteme uydurulması gereken  , sokakta olsalar işsizlik istatistiklerini kabartacakları için asla sokakta görülmemeleri gereken ve bu amaçla okul denilen toplumsal vakit öldürme merkezlerinde günün önemli bir saatinde tutulan , bu arada gerekli olsun olmasın bir çok teorik bilgi yüklenerek işe yaramaz birer düşünce gücüne sahip kılınmış yeni kuşağı (hani şu dünyayı onlardan emanet aldığımızı , bizim olmadığını iddia ettiğimiz gelecek kuşaklar efsanesinde bahsedilen mitolojik kişiler) temsil etmektedir. Eğitim sürecinin dışına çekilen doğal üye ise “Al hoca; işte benim çocuğum. Eti sana , kemiği bana , hatta derisi de Türk Hava Kurumuna!!!” diyerek çocuğunu öğretmene teslim ederek her şeyi hallettiğini düşünen Velidir.
Yukarda kısaca geçmişi ve temel bazı yönleriyle tanımlamaya çalıştığım eğitim (tıpkı büyük düşünür Cem Yılmaz’ın önemle üzerinde durduğu “eğitim şart” vecizesinde belirttiği gibi!!!) ve eğitim içinde okul çok önemli bir kavramdır günlük yaşantımızda.
Okul önemlidir çünkü; hemen herkes oradan geçmiştir.   Günlük hayatın ve genel olarak insan yaşantısının çok büyük bir kısmı bu ortamda geçer. Bu yüzden istisnasız herkesin hafızasında okulla ilgili pek çok düşünce vardır. Bu kadar düşünülen ve hatırlanan bir şeyin önemsiz olması düşünülemez elbette.
Okul önemlidir çünkü; eve gitmek kadar doğaldır insanlar için okula gitmek. Normal hayatın önemli bir parçasını oluşturur. Normal bir çocuğu tanımlarken “Çok uslu bir çocuktur, sorumluluk sahibidir , hiç kötü huyları yoktur , evden okula – okuldan eve!!!” diyen bir anne bu gerçeği vurgulamaktadır aslında.
Okul önemlidir çünkü; umut fakirin ekmeğidir. (düşünsenize okul olmasa idi bu harika şartlarda hangi anne – baba çocuğu için parlak bir gelecek hayali kurabilirdi , hangi çocuk “ben büyüdüğümde öğretmen olacağım , doktor olacağım ,  ne bileyim işte bir şeyler olacağım yaaa!!!” diye hayal kurabilirdi?)
Okul önemlidir çünkü; çocuk orada hayatı öğrenir .  (Düşünsenize okul olmasaydı çocuk nerede argo konuşmayı ,  sigara içmeyi , kaliteli yalan söylemeyi , kavga etmeyi , kopya çekmeyi , not için yalakalık etmeyi öğrenebilirdi?)
Okul önemlidir çünkü; çocuk paylaşmayı öğrenir orada. (Erkekler tuvaletinde on kişinin bir sigarayı ortak içmesi , ilkokullarda her yıl grip olan bir öğrencinin bunu önce sınıfı ve daha sonra bütün bir okulla paylaşması sonucu tüm okulun koro halinde hapşırmayı öğrenmesi başka nerede mümkündür?)
Okul önemlidir çünkü; bizler öğretmeniz ve okullar olmasa idi nereden maaş alacaktık? JJJ
Tüm bunlara ilave olarak okullar önemlidir ve hemen her şartta açık kalmalıdır. Çünkü okul her şeye rağmen hayatın normal yüzüdür. Her hangi bir felakette (deprem , sel , fırtına vs.) bile eğer açılma şansı varsa açık tutulmalıdır. En azından çocuklara olağan üstü şartların azaldığını ve kısmen de olsa hayatın normale dönmekte olduğu mesajını verebilecektir.
Okullar…. Ah şu okullar!!!

                                                                                                                                                   13/05/2004
Soner Hakkı AKIN
Psikolojik Danışman

ŞİDDET VE TV DİZİLERİ

Toplumumuzda şiddet yeni bir olgu değil. Eşinden dayak yiyen kadınlar, eğitilmek adına anne-babasından hatta öğretmenlerinden dayak yiyen çocuklar, namus ve töre cinayetleri, kapkaç, terör, savaş, trafik kazaları, komşu kavgaları, taraftar kavgaları, tacizler...  Her gün haber bültenlerinde ne yazık ki artık kanıksanan haberler, çevremizde gördüğümüz ve giderek duyarsızlaştığımız olaylar. Bunlar eskiden beri var. Peki ne oldu da son zamanlarda her zamankinden çok konuşur olduk bu konuyu? 
            Son zamanlarda gençler arasında dikkat çekecek boyutta bir sorun haline gelmesi telaşlandırdı hepimizi. Çocukların ve gençlerin okullarda özellikle bazı dizi karakterleri gibi davranmaya başlamaları, sorunlarını o karakterlerin tavırlarıyla çözmeye çalıştıklarını izlemek, nedenleri  konusunda da tartışma başlattı. Şiddetin nedenleri ve alınacak önlemler birçok yönüyle tartışılabilir  ve tartışılmalıdır  da. Ancak burada üzerinde durmak istediğim konu, şiddetin TV dizileri ile ilişkisi.  Gençlerin şiddete eğilim nedenlerini  açıklarken  kolaycı bir yaklaşımla ve modaya uyarak “Çünkü Kurtlar Vadisi dizisini izliyorlar da ondan” denilebilir mi?  Bu tespitte gerçek payı olsa da bu kadar basit olabilir mi cevap? Ve yine “Kurtlar Vadisini çocuklarımıza izletmezsek şiddet azalır” diyebilir miyiz? Elbette ki durumu bu kadar dar ve yüzeysel bir açıdan değerlendirmek mümkün değildir. Zaten bu tür yapımların sorumluları da kendilerini ve yapıtlarını bu şekilde savunuyorlar. “Şiddet hayatın bir gerçeği. Her yerde var. Filmleri yasaklayarak şiddeti önleyemezsiniz” diyorlar.
Ancak her ne kadar yasaklamanın, şiddeti çözmek için en iyi yol olduğunu söylemenin yüzeysel  bir değerlendirme olduğunu kabul etsek de,  özellikle TV dizilerinde şiddet ögesine yer verirken son derece dikkatli ve duyarlı davranılması  gerektiğinin de bilincinde olmalıyız. Neden özellikle TV dizileri?  Çünkü  büyük kitlelere hitap  ediyor ve ne yazık ki  gereğinden fazla, üstelik de çok  ciddiye alınarak izleniyor.
            Gençlerin, çocukların, kişilik geliştirirken çevrelerinde saygı duydukları, sevdikleri kişileri, film ve roman kahramanlarını model aldıkları, onlarla özdeşleştikleri ve onlar gibi davranmaya çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Konuya bu açıdan bakıldığında, şiddet sorununu çözmek adına değil ama doğru değerleri benimseyen gençler yetiştirmek adına, özellikle kitle iletişim araçlarında daha dikkatli ve duyarlı davranılması gerektiğini  kabul etmek gerekir.
            Doğru değerleri benimsemek deyince yine en çarpıcı örneği Kurtlar Vadisinden vermemiz yerinde olacaktır. Bugüne kadar birçok TV dizisinde şiddet vardı. Geçmişte izlenen “Bir İstanbul Masalı, İkinci Bahar, Çemberimde Gül Oya” gibi insanları TV karşısına kilitleyen bir çok kaliteli dizide de şiddet ögeleri vardı, şu anda  izlenen silahsız, kansız dizilerde de  var. Örneğin Aliye’de eşine şiddet uygulayan ve ailesine acı çektiren bir karakter var.
 Peki neden bunca dizi içinde en çok Kurtlar Vadisi gençlerin, kahramanlarından en çok etkilendikleri, taklit ettikleri ve benimsedikleri bir dizi olarak dikkat çekti? Bu sorunun cevabı  şu olabilir: Evet birçok filmde şiddet var, ancak “kötü adamlar” tarafından uygulanıyor ve “iyi insanlar” bunu kabul edilmez bir durum olarak görüyor;  kabul edilen ve yükseltilen değer “şiddet” değil “uzlaşma, sevgi, saygı” gibi değerler. Yukarıda bahsettiğimiz dizilerde böyleydi. Örneğin “Aliye”de eşine şiddet uygulayan, ailesine acı çektiren kişi, birçok saygın ve iyi insan tarafından kınanıyor;  buna karşılık sevgi, saygı, dayanışma, hukuk ön plana çıkarılarak vurgulanıyor. Gelelim Kurtlar Vadisi’ne. Bu  ve buna benzer dizilerde ya da sinema filmlerinde ise “iyi adamlar” şiddet uyguluyor. Ve bunu “haklı” oldukları için yapıyorlar. En tehlikeli yanı da bu. “Haklı olduğun zaman öldürebilirsin” şeklinde tehlikeli bir değer yargısı yükseliyor ve bu değer yargısı, özellikle bilinçsiz ve şiddete zaten eğilimli olan bazı gençlerde daha fazla yer ediyor. Yani şiddet filmin içinde yükselen bir değer, özendirici bir öge, alkışlanan bir olgu olarak algılanırsa  tehlike burada başlıyor. Bunun tam tersi, kabul edilemez ve kesinlikle yanlış bir olgu olarak algılanması  halinde bir filmde şiddetin işlenmesi yararlı bile olabilir.
Özellikle yapımcı ve senaristlerin, kitlelere hitab eden herkesin, şiddetin filmlerde ve  diğer sanat eserlerinde, özellikle gençler ve çocuklar tarafından  nasıl  algılanacağının bilinciyle hareket etmeleri dileğiyle...  

10.04.2006                  
Hanife ÖZKADİF
Psikolojik Danışman

 

                                                                                                                                               

 

 
 
Copyright © 2004-2005 Erzincan Ticaret ve Anadolu Ticaret Meslek Lisesi. Tüm Hakları Saklıdır.